GDO’LAR BEBEKLERE YASAK, ANNE BABAYA SERBEST!
Cartegena Biyogüvenlik Protokolü’ne taraf olan ve Meclisinde kabul eden Türkiye, son derece yaşamsal öneme sahip bir konuda gerekli yasal düzenlemeyi yaparak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nı çıkarmak yerine bir yönetmelikle GDO’ların ve ürünlerinin ülkemize girmesini meşru kılmıştır.
26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması amacıyla hazırlandığı belirtilmesine karşın, getirilen düzenleme bunları sağlamaktan çok uzaktır.
GDO’ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmamışken, hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya konurken, biyoçeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmışken yasa yerine bir yönetmelik çıkarılarak bu olumsuzlukları n giderilebilmesinin sağlanması mümkün değildir! Bu bağlamda tüketici sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak görevi ve söz konusu gıda ve yemi piyasadan geri çekme zorunluluğunun “işletmeciye” bırakılması bu endişemizi haklı çıkarmaktadır!
GDO’lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO’lar zararlı ve bu nedenle bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO’ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO’ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır.
GDO’lu ürünlerde antibiyotik direnç geni kullanıldığı ve bunun da insan ve hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olduğunu ülkemizde GDO’ya Hayır Platformu olarak yıllardır ifade ederken, biyoteknoloji lobileri ve onların temsilcileri bu ürünlerin hiçbir riski olmadığını söylemektedirler. Söz konusu yönetmelikte bu tür genleri içeren GDO ve ürünlerinin ülkemize sokulması ve piyasaya sunulmasının yasaklanmış olması platformumuzun bir başarısıdır, bu sonuç konuyla ilgili iddialarımızın ne denli doğru olduğunu göstermektedir.
Getirilen düzenlemeyle “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağını n” belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır. Hatırlanacağı gibi, Amerika’da bir biyoteknoloji şirketi, ürünlerine “GDO bulunmamaktadı r” yazan bir firmayı dava ederek kendi satışlarını düşürmekle suçlamış, bu uygulamanın yaygınlaşması için lobi faaliyetleri başlatılmıştır. Bu açıdan çıkarılan yönetmelik, ülkemizde bu uygulamanın doğrudan kabul edilmesi insan, hayvan ve çevre sağlığından çok biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarının kolladığını göstermektedir.
GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir!
Türkiye’nin hiçbir GDO’ya ve ürününe gereksinimi yoktur! GDO’lar açlığa çare değildir! Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir! GDO’lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir! Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmaları na girmektedir! Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır!
GDO’ya Hayır Platformu insan, hayvan ve çevre sağlığını tehdit eden, kapitalist sömürü düzeninin gıda egemenliği üzerine kurgulanmış biçimi olan, sadece birkaç şirketin para kazanması için tüm bir insanlığın ve doğanın gözden çıkarıldığı GDO’lara karşı vereceği mücadelesini bundan sonra sokaklara, evlere, okullara, işyerlerine taşıyarak devam ettirecektir! Mücadelemiz başarıya ulaşıncaya, GDO’ları coğrafyamızdan atıncaya kadar devam edecektir!
GDO’YA HAYIR PLATFORMU
Tuesday, November 3, 2009
- BASIN TOPLANTISI -
BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!..
GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !
1 Kasım 2009
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik" 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.
Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.
Bu çerçevede;
1 - Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;
•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.
•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.
Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarını n yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.
2 - Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;
•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.
•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğ ini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.
•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.
Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğ inde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel - kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.
Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
GDO‘YA HAYIR PLATFORMU
GDO‘YA HAYIR PLATFORMU BİLEŞENLERİ
-TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası -TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
-TMMOB Peyzaj Mimarları Odası -TMMOB Mimarlar Odası
-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi -TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi -Türk Tabibler Birliği -Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)
-Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF) -Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER)
-Tüketici Hakları Derneği -Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği -Çiftçi-SEN
-Ekoloji Kollektifi -DOĞADER -EKODER -KESK Tarım Orkam-Sen -
- Nilüfer Yerel Gündem 21 -Gemlik Yaşam Atölyesi Derneği
-İçanadolu Çevre Platformu (İÇAÇEP) -Marmara Çevre Platformu (MARÇEP)
-Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) -Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi
-Gürsel Tonbul Çiftlik İşletmeleri -İmece Evi İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği -Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi - -Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği
-Muratpaşa Dostları Derneği - Konyaaltı Dostları Derneği -Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi
- PDA Pembe Domates Ağı -Akçaeniş Köyü Çevre Kültür Kalkınma ve Dayanışma Derneği
-Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği -Bornova Sivil Toplum Platformu (BORPLAT)
-Greenpeace Türkiye -Sinop Çevre Dostları Derneği -Doğu Akdeniz Çevre Bileşenleri
-Yeni İnsan Yayınevi -Buğday Derneği -Slowfood Yağmur Böreği Birliği
-Slowfood Fikir sahibi Damaklar Birliği -Slow Food Gençlik Gida Hareketi
-Slow Food Ankara Birliği -Slow Food Kars Birligi -Boğatepe Çevre Yaşam Derneği
-Aromaterapi Derneği (AROMADER)
BİYOGÜVENLİĞİMİZ TEHLİKEDE!..
GDO‘LARIN TİCARETİ SERBEST BIRAKILDI !
1 Kasım 2009
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan "Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik" 26 Ekim 2009 günlü Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
GDO‘lar konusunda 10 yıla ulaşan bir zaman dilimi boyunca kamuoyunu aydınlatma çabası içinde olan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, tüketici kuruluşları, çevreci kuruluşlar ve bilim insanları olarak bizler, ortaya çıkan yeni ve vahim durum karşısında, bir kez daha görüşlerimizi kamuoyu ile paylaşmayı görev sayıyoruz.
Yeni Yönetmelik ile GDO‘ların ülkeye girişine meşruluk kazandırılmış iken, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nın sanki bu ürünlerin ticareti yasaklanmış gibi bir yanlış kamuoyu algısı yaratma girişimleri, bizlerin yukarıda belirtilen görevini daha da acil bir niteliğe taşımıştır.
Bu çerçevede;
1 - Türkiye‘nin, yıllardır talep ettiğimiz doğru içerikli bir Ulusal Biyogüvenlik Yasa‘sı olmadan, GDO‘ların ticaretinin bir Yönetmelikle düzenlenmesi hukuk, egemenlik ve halk sağlığı açısından bir skandaldır. Çünkü;
•· Yönetmelikler Yasa ve Tüzüklerin uygulanmasını göstermek üzere çıkartılırlar. Ortada bir Biyogüvenlik Yasası yokken, sözü edilen Yönetmeliğin GDO‘larla ilgili hiçbir düzenleme içermeyen Tarım, Gıda ve Yem Yasaları, 4703 sayılı Yasa ve 441 sayılı KHK‘ye dayandırılmaya çalışılması, sürecin hukuksuzluğunu olanca açıklığı ile ortaya koymaktadır.
•· Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların sağlığını ve haklarını ilgilendiren bir konunun, TBMM‘de, milletin vekilleri tarafından görüşülmesi ve bir Yasa niteliğinde düzenlemeye konu edilmesi gerekirken, Bakanlar Kurulu‘nda imzaya açılan tasarının TBMM‘ye indirilmeyerek konunun Yönetmelik ile düzenlenmesi, millet iradesi ve egemenliğinin ihlalidir. Böylelikle, konunun vahim içeriği, halkın ve parlamentonun dikkatinden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
•· GDO‘ların ticaretinin birkaç küçük istisnayla serbest bırakılması, bu alandaki kararların devlet memuru ağırlıklı bir Komite‘ye bırakılması, yine Bakanlık tarafından seçilecek uzmanlar listesinden görüş alınması gibi hükümler, halk sağlığı alanındaki tehlikenin açık görünümleridir. Siyasilerin ve şirketlerin baskısına direnebilecek bağımsız bilim otoriteleri yerine güdümlü organizasyonlar yeğleyen Yönetmelik, bundan da öte, bir Bakan talimatı ile her an değiştirilebilecek konumdadır.
Yukarda sayılan temel yanlışlıklar yanında, bebekler için risk sayılan gıdaların yetişkinler için serbest tüketime konu edilmesi, GDO‘suz gıda maddesi üreten işletmelerin bu yönde etiket kullanmalarını n yasaklanması gibi hükümler ve asıl olarak GDO‘lu ürünlerin her türlü ticaretinin meşru zemine çekilmesi, Yönetmeliği kabul edilemez konuma taşımaktadır.
2 - Konunun halkın bilgisine sunulması yolunda ortaya koyduğumuz özverili çabalar, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı‘nı telaşa sürüklemiş olup, Bakanlık web sayfasında yapılan açıklamayla kamuoyu yanlış yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda da gerçekleri kamuoyu ile paylaşmayı görev biliriz;
•· Bakanlık, bu Yönetmelik ile GDO‘lu tohumların Türkiye‘de kullanımının yasaklandığını ifade etmektedir. Oysa bu yasaklama, on yıla yakın bir süredir, bir Genelgeyle sağlanmaktadır. Bakanlığın hem bu durumdan hiç söz etmemesi hem de hazırlayıp Bakanlar Kurulu‘na sunduğu Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı‘nda, Hükümet sözcüsü Sn Cemil ÇİÇEK‘in de ifade ettiği üzere, GDO‘lu tohumların ekimini serbest bırakmaya çalışması, kamuoyunu yanıltma girişimlerinin açık göstergeleridir.
•· Bakanlık, işbu Yönetmeliğe aykırı davrananlara, dayanakta gösterilen yasalar çerçevesinde, izin iptali, para cezası vb. cezaların verilebileceğ ini belirtmektedir. Bu cezaların çoğu, ilgili yasaların GDO‘lara özel düzenleme içermemeleri nedeniyle, olayın ciddiyetiyle bağdaşır nitelikte değildir. Nitekim, hazırlanıp TBMM‘ye sevk edilmeyen Kanun Tasarısı taslağı, bu alanda açıkça hürriyeti bağlayıcı cezalara hükmetmekte idi.
•· Bakanlık, risk değerlendirmesinin, 11 kişilik bağımsız, bilimsel, teknik komite tarafından yapılacağını belirtmektedir. Oysa Yönetmelik, uzmanlar listesinden Bakanlık tarafından seçilecek Komite‘nin, TAGEM, TÜGEM, KKGM temsilcileri yanında üniversite, TÜBİTAK ve araştırma enstitüleri temsilcilerinden oluşacağını belirtmektedir. Gerek uzmanlar listesinin niteliği, gerekse hem uzmanlar listesinin hem de Komite‘nin Bakanlık tarafından seçilecek olması, bu organizasyonun bağımsız, bilimsel, teknik sıfatlarını daha baştan ortadan kaldırmaktadır.
Sonuç olarak, gen bankası niteliğindeki ülkemizin biyolojik çeşitliliği, tarım potansiyelimiz, halkımızın satın alma gücü ve tüketim alışkanlıkları değerlendirildiğ inde, GDO‘lu ürünlere Türkiye‘nin ihtiyacının olmadığı, üstelik bu ürünlerin kullanımının halk sağlığı yanında halkımızın dinsel - kültürel inanç ve alışkanlıklarına da aykırı olduğu ortadadır.
Bizler, bu alanda yıllardır halk yararına çaba gösteren kurum ve kuruluşlar olarak, bir kez daha GDO‘ya Hayır diyoruz. Halkın ve ülkenin yarar ve çıkarları, şirketlerin kar hırsının üzerindedir. Ülkemiz yurttaşlarının büyük çoğunluğunun istemediği genetiği değiştirilmiş ürünlerin, ülkemizi bir genetik yıkıma sürüklememesi için, her türlü meşru mücadelenin sürdürüleceğini ve GDO‘ları yasallaştırmaya çalışanların deşifre edilmeye devam edileceğini belirtiriz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
GDO‘YA HAYIR PLATFORMU
GDO‘YA HAYIR PLATFORMU BİLEŞENLERİ
-TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası -TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
-TMMOB Peyzaj Mimarları Odası -TMMOB Mimarlar Odası
-TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Marmara Bölge Şubesi -TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi -Türk Tabibler Birliği -Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF)
-Tüketici Örgütleri Federasyonu (TÖF) -Tüketiciyi Koruma Derneği (TÜKODER)
-Tüketici Hakları Derneği -Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği -Çiftçi-SEN
-Ekoloji Kollektifi -DOĞADER -EKODER -KESK Tarım Orkam-Sen -
- Nilüfer Yerel Gündem 21 -Gemlik Yaşam Atölyesi Derneği
-İçanadolu Çevre Platformu (İÇAÇEP) -Marmara Çevre Platformu (MARÇEP)
-Ege Çevre Platformu (EGEÇEP) -Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi
-Gürsel Tonbul Çiftlik İşletmeleri -İmece Evi İmece Ekoköyü Dogal Yasam ve Ekolojik Çözümler Derneği -Imece Ekoköyü Kooperatif Girişimi - -Eskişehir Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği
-Muratpaşa Dostları Derneği - Konyaaltı Dostları Derneği -Kibele Ekolojik Yaşam Kooperatifi
- PDA Pembe Domates Ağı -Akçaeniş Köyü Çevre Kültür Kalkınma ve Dayanışma Derneği
-Kirazlı Ekolojik Yaşam Derneği -Bornova Sivil Toplum Platformu (BORPLAT)
-Greenpeace Türkiye -Sinop Çevre Dostları Derneği -Doğu Akdeniz Çevre Bileşenleri
-Yeni İnsan Yayınevi -Buğday Derneği -Slowfood Yağmur Böreği Birliği
-Slowfood Fikir sahibi Damaklar Birliği -Slow Food Gençlik Gida Hareketi
-Slow Food Ankara Birliği -Slow Food Kars Birligi -Boğatepe Çevre Yaşam Derneği
-Aromaterapi Derneği (AROMADER)
Wednesday, January 21, 2009
Gıda ve Tarım’ın Geleceği Üzerine Uluslararası Komisyon: Tohum'un Geleceği Üzerine Manifesto - 2006
Gıda ve Tarım’ın Geleceği üzerine Uluslararası Komisyon, Gıdanın Geleceği Manifestosunu 2003 yılında yayınladı ve duyurdu. Bu hareket, gıda ve tarımın sosyal ve ekolojik sürdürülebilirlik açıdan pratik ve geniş boyutlu kavramsal gücünü ortaya koyarken, daha adil ve koruyucu bir dünya için güç oluşturdu. Bir çok dile çevrilirken, bireysel ve kurumsal olarak geniş çevrelerin yansıra, çeşitli konferans, toplantı (Dünya Ticaret Örgütü, Cancun – Meksika’daki bakanlar toplantısı, 2003) ve dünyadaki birçok farklı topluluklara geniş kapsamlı duyurumları gerçekleşti. Gıdanın Geleceği Manifestosu’nda yer alan temel prensipler Tohum ve ilişkili konuların acil eylem planlarının tespitini içermekteydi.
Böylece, Gıda ve Tarım’ın Geleceği üzerine Uluslararası Komisyon söz konusu Tohum’un Geleceği üzerine Manifesto’sunu, Toscana Bölgesi Hükümeti’nin destek ve aktif katılımıyla, Torino'daki Toprak Ana danışmanlığında hazırladı.
Umuyoruz ki bu manifesto sürdürülebilir tarım, gıda egemenliği, biyoçeşitlilik ve tarımsal çeşitlilik alanlarındaki hareketleri güçlendirecek ve hızlandıracak; tohumların saklanıp (korunup), paylaşılması, kullanılması, ıslah edilmesi hususlarında çiftçilerin haklarının savunuculuğunu sağlarken, çevresel belirsizilikler ve ekonomik değişikliklerin yarattığı kayıp ve zararlara karşın bizlerin ortak gücümüzü arttırma imkanını sağlayacaktır.
İnsanları ve toplulukları, bu çalışmayı ihtiyaçlarına uygun şekilde, endüstriyel tarım ve uluslararası şirket çıkarları doğrultusunda tohum ve biyoçeşitlilik için körüklenen tehditlere karşı bir güç ve birliktelik aracı olarak kullanmaya çağırıyoruz.
1. BÖLÜM: Yaşamın Çeşitliliği ve Tehdit Altındaki Türler
Tohumlar doğanın, geçmiş nesillerin ve farklı kültürlerin bizlere bir armağanıdır.Öyle ki, onları korumak ve gelecek nesillere devretmek bizlerin asli görevi ve sorumluluğudur. Tohumlar gıda zincirinin ilk halkası, biyolojik ve kültürel çeşitliliğin yapısal göstergesidirler ve yaşamın gelecekteki evriminin emanetini taşırlar.
Birkaç onbin yıl önceki Neolitik Çağ itibarıyla, çiftçiler ve insan toplulukları tohumun ürüne dönüşüm, tat, besin ve diğer kalite değerlerini yükseltmek için çalıştılar. Özgün bitki yetiştiriciliği ve bitkilerin diğer bitkiler, hayvanlar, toprak ve su ile aralarındaki etkileşimin yanısıra, sağlık alanındaki etkisi ve şifa özellikleri hakkında bilgileri nesilden nesile aktardılar. Ender olarak izlenen melezleme uygulamalarının öncül örnekleri, bazı türlerin özgün kaynaklarında (Mezopotamya’da buğday, Vietnam ve Hindistan’da pirinç, Orta Amerika’da mısır ve patates gibi) daha geniş çapta tarımsal üretimlerini destekliyerek günümüze değin tüm dünyaya yayılmalarına neden olmuştur.
Çiftçiler arasında bedelsiz tohum takası, biyoçeşitlilik kadar gıda güvenliğinin de korunmasının temel nedeni olmuştur. Bu işbirliği ve parasız takas mekanizmalarında çiftçiler genellikle eşit miktarda tohumları aralarında değiş-tokuş ettiler. Bu özgür tohum takası çok daha fazlasını ifade etti: farklı kültür ve mirasların, fikir ve bilginin paylaşımı ve alışverişi. Bu gelenek, bilgi birikimi ve tohum hakkındaki deneyim çiftçilerin birbirlerinin tarlalarındaki üretim süreçlerinin takibinde gelişti. Bitkilerin kültürel ve mistik anlamı, oluşturduğu damak değerleri, kuraklık, hastalık ve zararlılara karşı direnci, ve diğer değerleri insan topluluklarının tohuma ve onun yetiştirdiği bitkilere olan koruyuculuğunu geliştirdi.
Bugün çeşitlilik ve tohumun geleceği tehdit altındadır. Gıdalarımız için kullanılabilen 80,000 yenebilir bitkinin, bugün sadece 150'sinin ekimi yapılmakta ve 8 tanesi küresel ticarete konu olmaktadır. Bu durum tohumun ve mahsül çeşitliliğini geri dönülmez kayboluşunu ortaya koymaktadır.
Çeşitliliğin erozyonu endüstriyel tarımın tek türleşme yönlendirmeleriyle körüklenmektedir.Tohumun özgürlüğü ve çiftçinin özgürlüğü, tohumu çiftçiler arasında paylaşılan bir değer olmaktan çıkarıp, şirketlerin merkezi tekelciliğine dönüştüren yeni mülkiyet hakları ve yeni teknolojiler ile tehdit altındadır.
Benzer olarak, mahsül çeşitliliğinin ve bitki çeşitlerinin hızla yokoluşuna sebep terminatör teknolojisi ile yeniden üretilemez tescilli melez (hibrid) ve kısırlaştırılmış tohumların yaygınlaşması tohumun ve buna bağlı olarak çiftçilerimizin ve gıda güvenliğinin geleceğine büyük bir tehdit oluşturmaktadır.
1. Çeşitliliğin Erozyonu ve Yokoluşu
Tüm alanlarda ivme kazanan teknolojik devrimler ve daha az sayıda insan ve organizasyonun elinde güç büyüyen ekonomik güç, üretim stratejilerinde ve dünyamız insan kültürlerinde çok daha büyük bir tekdüzelik (benzeşim) yarattı. Bunun sonucu olarak kültür yetiştiriciliğinde ve yaban hayatındaki bitki ve hayvan genetik çeşitliliği, insan kültür ve dilleri ile birlikte, öngörülmez bir hızla bozuluyor.
Aynı zamanda, endüstriyel üretim stratejileri, iklim ve ve yaşam sistemlerinin tüm alanlarında umulmadık uzun dönemli etkiler ortaya çıkardılar. Bu ekolojik bozuşma ve genetik erozyon süreci geçen onyıllarda hızını arttırdı. Bunun bir sonucu olarak, gezegen üzerindeki ani ve derin eko-sistem değişiklikleri insan eliyle oluşturulmuş neticeler olarak artık netlikle karşımıza çıkıyor.
Bugünkü endüstri verim stratejileri sadece yaşadığımız birçok yeni sıkıntının patlak vermesi ile sırnırlı kalmadı, aynı zamanda ani ve belirsiz bir değişim karşısındaki insanoğlunun gücünü oluşturan çeşitliliğe de büyük darbe vurdu. Bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar kendi genetik çeşitlilikleriden faydalanabilirken, insanoğlu, farklı yerel ekosistemlere uyum sağlamış bitki ve hayvanlardan besin elde etmek için, kendi kültürel değişkenliği ve çevresel değişimlere uyumluluk konusunda göstereceği yaratıcı kapasiteye bağlı durumdadır.
Bu yıkıcı endüstriyel tarım uygulamaları, savaş ve yerinden etme faaliyetleriyle birlikte, tohum çeşitliliğini her zamankinden daha büyük bir hızla azaltmaktadır1. Yerel tohumların kaybolması, küçük çiftçilerin ve yerel yemek kültürlerinin yok olması ile el ele yürümüştür. Tabi, tarımsal ve yaban çeşitleri kendi farklı ekolojik ve kültürel ortamlarında kullanmayı bilen tüm yerel bilgeliği de yokederek…
Konuşulan dillerin ve kültürlerin azalması ve yokolması, yanında, yerel değerler ve binlerce bitki türü de üretim tecrübesi ve gelekleriyle birlikte kayboldu. Bunun bir sebebi de, biyolojik ve bilhassa genetik ve moleküler biyoloji alanlarında büyük ilerleme ve başarıların taraflı uygulamaları oldu. Artık kullanılmayan biyoloji kavramlarından türetilen teknolojiler, günümüzde ekonomik ve politik amaçlı birer kontol aracı olarak, dünyada yaşanan açlık, hastalık gibi problemlere çözüm oluşturan yegane yol olarak geliştirildi ve tanıtıldı.
Uygarlıklar yeni tarım teknolojileri ile yükselir ve son bulurlar. Tarım alanlarında gerektiğinden daha fazla gıda üretimi yapılabilmesi, çalışma uygulamalarında karmaşık yapılanmalar için ilerici gelişmenin (girişimciliğinin) anahtar sebebi oldu. Geleneksel olarak tohumluk seçimi , muhafazası, ve bakımı, aynı zamanda akılcı geliştirme uygulamaları geçmişte olduğu kadar günümüzde de kırsal alan topluluklarının çoğunda kadınların sorumlulukları ve bilgi alanlarındadır. Gelecek mevsim için tohum saklamak, insanlık tarihinde hayatta kalabilmenin temel bir kuralı olmuştur.
Yerel topluluk ve çiftçilerin, toplu ve tohum egemenliği haklarını ve değişik kültürler ile ülkeler arası mutad bağımlılığı tanıyan haklar ve sorumluluklar sistemlerinin mutlaka devreye sokulması gerekmektedir.
1a. Endüstriyel tarım taraflılığı ve tohumculuk
Endüstriyel tarım uygulamaları, tohumların biyolojik çeşitliliği, ürün çeşitliliği ve hayvan üretiminde ciddi erozyona neden olmuştur. Modern ve ticari tarımın yayılımı, genetik çeşitliliğin kaybolmasının2 ve yerel çeşitlerin kullanım değişikliklerinin3 günümüzde asıl sebebi olarak tanımlanmaktadır.
Günümüzde ticari değişim için üretilen tohumlardan arslan payını alan endüstriyel tarım, tohumların üretim ve çoğaltılmalarının temel kuralları ile çelişen dogmatik bir üretim süreci değişikliğinin peşindedirler. Temel tüketim ürün hasatının, sürekli olarak arttırılmasını hedefleyen yaklaşımın maliyeti, genel verimin azalmasıa ve bioçeşitliğin erozyonuna uğramasıdır. Endüstriyel tarım kısa vadeli kararların önceliğinde yönlendirilirken, halkın iyiliği adına, toprağın uzun vadeli sürdürülebilirliği, ekosistemler ve çiftçi topluluklarının gerçeklerini gözden kaçırmaktadır.
Bu serbest pazar yaklaşımı sıklıkla hükümet seviyesinde de destek bulabilmektedir. Birçok kez, hükümetler, halklarının iyiliği için hareket edecek yerde, yerel firmalara rekabetçi avantaj oluşturmak amacıyla piyasa fiyatlarına hibe desteklerle müdahale etmekte, suni olarak fiyatları düşürmektedirler. Suni olarak düşürülen fiyatlar hem biyoçeşitliliği hem de küçük çiftçileri yok olmaya götürmektedir.
Bu türden endüstriyel tarım uygulamaları ve temel tüketim ürünleri pazarlarının politikaları, zaten sınırlı olan doğal kaynaklarımızın daha da tüketilmesine, emeğe rağmen enerji ve zehirli atık çıkışını arttırmaya ve kırsal alanda umutsuzluk ve dünyada açlığın büyümesine neden olmaktadır. Bu durum, dünyada yaşayan 6.5 milyar insanın ihtiyacı olandan daha fazlası üretildiği gerçeğinde ve akılcı bir şekilde dağıtımı gerçekleşirse, önümüzdeki 40-50 yıl içinde gerçekleşecek dünya nüfüsunda 2.5 milyar insanı daha besleyecek olmasına rağmen gerçekleşmektedir. 1 milyar insandan fazlasının açlık ve gıda kıtlığına bağlı olarak kötü beslenmeye maruz kalırken, diğer yandan 2 milyar insanın sağlıksız gıdalarla fazla beslenmeden kaynaklı kötü beslenme sorunlarıyla, gıda üretimindeki mevcut modelin hatası da daha net olarak anlaşılmaktadır. İlk kez, obezite problemine maruz kalan çocuk sayısı, açlık sorunu ile karşı karşıya kalan çocuk sayısını geçmiştir.
Bu “mekanik ütopya” canlı sistemleri makine düzeyine indirgerken, üretim çıktısını azami düzeye çeker ve “en iyi” ürün ve çeşit elde etmeyi başarı olarak tanımlar ve hedefler. Ütopya gibi görünen bu hastalıklı değerlendirmenin arkasındaki güç, aslında üretim sürecini değişik ekosistemler ve kültürel geleneklere uyarlamak yerine, doğal çevre koşullarının üretim sistemlerine uyarlamaya yönelik çabadır. Bu türden girişimlerin çevre, doğal kaynaklar ve etkileri altındaki kırsal topluluklar üzerinde yıkıcı etkileri kaçınılmazdır . Yakın geçmişte hektar başına en üst seviyede verimi vaad eden “Yeşil Devrim” anlaşılır düz mantık ile üretimi arttırmak konusunda yapılabilecek yanlışlıklara öncelikli bir örnek oluşturmuştur. “Yeşil Devrimin”, besleyici değeri anlamındaki etkisi, en çok yararlanması beklenen kırsal kesim ve özellikle en fakir unsurları için büyük oranda olumsuz olmuştur.
--------------------------------------------
1 Bitkisel genetik kaynaklar yıllık % 1-2 oranında kaybolmaktadır. (BM Gıda ve Tarım Organizasyonu, FAO, Eğitim Değişim Geliştirme Yazıları, Eylül 1993). Geçen yüzyılın başından itibaren tarımsal ürünlerin yaklaşık %75’inin kaybolduğu tahmin edilmektedir.
2 Bitki Genetik kaynakları ve Tarım Hareketi, Leipzig Küresel Plan, 1995; 12 bölge ve alt bölge dosyalarıı ve 158 ülke raporu temel alınarak ifade edilmiştir.
3 Uluslararası Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO=, 1996 Leipzik konferansı.
--------------------------------------------
1b. Genetik Mühendisliği
1990’ların ortalarında ilk kez genetiği değiştirilmiş tohumların satışına başlandı. Genetik mühendisliği doğal şartlarda gerçekleşmeyen, özel yöntemlerle DNA kimliğinin (karakterinin) farklı türlere transfer edilmesidir. Özellikle biyoçeşitlilik üzerine uzun vadeli etkileri göz önüne alındığında, bu teknolojinin insan sağlığı ve çevre üzerine yaratacağı riskler öngörülememektedir.
Çevre ile birkez ilişkilendirildikten sonra, çoğalmalarının ve yabani türlerle çapraz döllenme sonrası, bu süreci geri döndürmek mümkün gözükmemektedir. Yasadışı olarak bazı GM ürünlerinin piyasaya çıkarılışı hakkındaki skandallar, ticari ürün zincirinde bile DNA kimliğinin (karakterinin) kontrol edilebilirliğinin zorluğunu ortaya koymaktadır. GDO’lu üretim yapılan bölgelerde, normal tohumlar sıklıla GDO karakterleri tarafından bozulmaktadır. Bu durum tüm dünyada GDO gıda karşıtı tüketiciler ve GDO olmayan ürünlerle üretimlerini sürdürmek isteyen çiftçiler için çok acil ve güçlü bir tehdit oluşturuyor. Şu ana kadar 2 yeniden yapılandırılmış gen piyasadaki büyük payın sahibi duruma gelmişlerdir: Geniş spektrumlu herbisit (istenmeyen bitkileri öldürücü) “Roundup” (RR) ve bir toprak mikrobu aracılığıyla bitkileri böceklere karşı zehirli duruma getiren, “Bacilus Thuringiensis” (BT). Birkaç yıl içinde, bu GDO’lu bitkiler, - soya fasulyesi, mısır, kanola ve pamuk, 5 ülkede (ABD, Kanada, Arjantin, Brezilya ve Çin dünya GDO üretiminin % 90’ını oluşturuyorlar) yoğunluk kazanarak senede 90 milyon hektarlık bir yayılım gösterebilecektir. Bu bölgelerde tohum çeşitliliği ve genel biyoçeşitlilik üzerine yıkıcı etkiler oluşturmaktadırlar. Sadece tek bir firma, Monsanto, ticari olarak pazara sunulan GDO bitkilerinin %90’ının patentini elinde bulundurmaktadır.
2. Tohumun Tüzel Sektör Tarafından Ele Geçirilmesi:Tohum özgürlüğüne ve çiftçi haklarına karşı tehdit
Yakın zamanlara kadar kapitalist pazar kurallarının ana prensiplerine direnen tohumun, bu direnişte en önemli kalkanı yine kendi doğasından kaynaklanan kendini üretebilme ve çoğalabilme özelliğidir. Bu nedenle uzun zamandır, tohum hem üretim hemde ürün anlamına gelir.
Tohumun iyileştirilmesi ile ilgili araştırma ve gelişmeler uzun zamandır, kamu yararı için sürdürülen hem bir devlet etkinliği hem de kamunun konusu olmuştur. Fakat, özel sermaye tohum üretimine yöneldi ve tohumun ikili doğasını suni bir şekilde bölen bir ekonomik sektör haline getirdi: yani üretim ve ürün. Bu süreç, 1940'larda mısırın melez (hibrid) üretiminin keşfedilmesi ile ilerleme sağladı.
Bugün, birçok ekilmiş mısır tohumu melezdir. Bu tohum, çiftçilerden gelen belirgin bir soy hattını kısıtlamaya izin verir ve tahıla dönüşür ki bu da tohumun korunması ve yeniden tohumlanması için uygun değildir. Hemen arkasından tohum çeşitliliği alanındaki tek patent yasaları ile ilgili olan Fikri Mülkiyet Hakları özel tohum şirketleri için büyüyen bir pazar başlattılar. Daha önceleri Fikri mülkiyet hakları, bitki-çeşitleri haklarına dayandığı sürece tohum pazarı üzerinde daha yumuşak bir etkisi vardı; bu etki tohumun bir sonraki adımda ekimi ve yetiştirilmesini engellemiyor, ve çitçinin, bir kere satın aldığında tohumu yeniden üretip ticari satış için değil fakat istediği gibi özgürce tohumun mahsülünü kullanabiliyordu.
2a. Fikri Mülkiyet Hakları ve Tohum Tekelciliği
Yaşam-formlarını tekelleştiren bir anlayış içeren ve bilimsel buluşlar üzerinde tümüyle özel kontrolü olan neredeyse tüm dünyadaki endüstriyel patentlerin tanıtımı 1980'lerdeki genetik mühendisliğindeki gelişmeler ile umumileştirildi/genelleştirildi. Bugünlerde bu değişim buluş olarak nitelendiriyor.
Bu patent kanunları altındaki tohumlar, yenilenemeyen üretim etkileri ile dönüştürülen ve her sene çiftçiler tarafından yeniden satın alınmasını gerektiren (aslında gerçekte gerekli olmayan) kanunu içeren "fikri mülkiyet hakları" sistemi tarafından tümüyle baskı altında tutulmaktadır. Ayrıca, son 20 yılda melez tohum üretiminde bir artış oldu ki, bu artış daha önceden teknolojik olarak mümkün değildi. Terminatör tohumlarının bulunması ise bu gelişmelere en önemli katkı olmuştur. Bu tohumlar, steril ya da doğası gereği yok edici ya da belirli bazı dış katkılarla (GURTS olarak adlandırılan) yeniden üretilebilen tohumlar üretiyor. Bir yandan tohum meselesi ile birlikte bağımsız izole DNA-düzeni, endüstriyel patent alanında önemli bir konu haline geldi.
Küresel UPOV sistemi altındaki bitki çeşitlerinin koruma yasası, tohumların yeniden üretimi için ücret içererek ve GDO’lar ile endüstriyel patent hakları birleştirerek genişledi. Dünya Ticaret Örgütü'nün "Ticaret İle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları" (TRIPS) anlaşması; üye ülkelerin, bitkiler ile ilgili genel IPR sistemini tanıtmasını zorunla kılar. Ayrıca, 2006 Temmuz'undaki WTO buluşmasının başarısızlığını takiben endüstrileşmiş ülkeler, gelişmemiş ülkelerdeki belirsiz olan IPR kanunlarını karşılıklı ticari anlaşmaların kabul edilmesi ile yoğunlaştırdılar. Bu anlaşmalar Biyolojik Farklılık convention (Convention no Biological - CBD) nin ve Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Anlaşmasının potansiyelini zayflatmakta (yeni küresel IPR rejimi altındaki tohum değişimini güven altına alan uluslararası antlaşma).
WTO TRIPS antlaşması, ve bitkiler, tohum ve biofarklılık ile ilgili 27.3(b) maddesi 1999'da ele alındı. Patentli tohumlar ile birlikte yaşam formlarını dışlayan formal başvurular güneydeki birçok ülke tarafından yapıldı. TRIPS 'in bu umarsamaz raporu görmemezlikten gelinemez ve bu mesele öncelikli olarak ele alınması gereken bir meseledir.
2 b. Tohumun Özelleştirilmesi
Tohumun bir üretim aracı ve ürün olarak suni ayrımı ve düpedüz bir ticari mala dönüşmesi bugünlerde gelişmekte olan ülkelerde özellikle kırsal alanlarda ihtilaflı tartışmalar ve kavgalara bağlı olmasına rağmen endüstriyel ziraattin birçok alanına yayılmıştır. Aynı zamanda özel tohum şirketlerinin gerçekleştirdiği benzersiz bir küresel toplama gerçekleşmekte. Küçük tohum şirketleri ve aynı zamanda tüm ulusal tohum toplayıcıları ve kurumlar, karşılaştırmalı makul fiyatlarla "zirai-kimyasal çok uluslu şirketler" (agro-chemical multinationals) tarafından satın alındı. Bu şirketler için tohum sadece zirai ve kimyasal satış paketlerindeki parçalardan biri; ve küresel ziraat pazarını dikey bir şekilde gıda ve gıda dışı amaçlar ile birleştirmek için bir sonraki strateji.
Tüzel kesimin kontrolü altında olan kendi kendini yeniden üreten kaynaklar ilaveler ile umumi / müşterek kaynakların ticari mala dönüştürülmesi tohumun ve ziraatin doğasını değiştirmektedir. Bu durum köylülerin geçim kaynaklarını, rızklarından çalmakta ve yeni teknoloji ise yoksulluğun ve gelişmemişliğin bir aracı haline gelmektedir; bu yüzden birçok sayıda çiftçi zorunlu olarak yer değiştirmiştir.
Tohumun gelişimi ve korunması için olan kamu fonları yavaşça azaldı; bu fonlar bugünlerde o kadar azaldı ki büyük ana tohum toplayıcıları bile tehdit altındalar ve kamu-özel ortaklıklara muhtaçlar. Bu gibi ortaklıklar, küresel tohum stokları üzerindeki IPR'ye dayalı kontrol mekanizmalarına sahip özel tohum şirketlerine bu kontrolu fazlalaştırmalarına yol açıyor.
Kamusal tohum toplayıcıları kendi stoklarındaki örneklerden ücretsiz olarak vermek zorunda oldukları için, özel şirketler ücretsiz değiş tokuşun olduğu bu serbest sisteme katılmamakta ve kendi çıkarları için suistimal etmekte özgürler.
Bunun yanında, tüzel olarak tohum stoklarının toplanmasındaki her yeni adım, tohum çeşitliliğindeki, ve bu tohum stoklarını oluşturan/koruyan üretici, bilimadamı sayısındaki azalmayı beraberinde getiriyor.
DNA ve genomic düzeydeki tohum bilgisinin dijitalleşmesi ile ilgili gelişmelerin yükselmesi ve paralelinde; sahadaki araştırmaların ve holistik araştırmanın, tohum bilgisinin, farklı ekonomik sistemlerde tohum çeşitliliğinin geliştirilmesi ve muhafazası ise azalmaktadır.
1.Ekin/mahsule dair genetik kaynaklar her yıl yüzde 1-2 oranında azalmaktadır. (UN Gıda ve Tarım Organizasyonu, FAO, Development Education Exchange Papers, Eylül 1993). % 75 e yakın zirai ürün çeşitliliği geçen yüzyıldan bu yana kaybedilmiştir.
2. Gıda ve Ziraate dair Bitki Genetik Kaynakları için Eylem planı Leibzig Küresel planında belirtilmiştir, 1995; 158 ülkenin ve 12 bölgesel ve bölgeler üstü raporuna göre hazırlanmıştır.
3.FAO Leibzig Bitki Genetik Kaynakları konferansı, 1996
2. BÖLÜM: Tohum İçin Yeni Bir Model
Tohumun ve yiyecek üretiminin post-endüstriyel kavramı oluşturulurken endüstriyel tarımın ve şirketleşmiş tekellerin başarısızlıkları, kısıtlamaları ve savunmasızlığının göz önünde bulundurulması gerekir. Bu değerledirilmesi gereken kavram bütünselci, uzun dönemli düşüncelere dayandırılmalıdır. Ancak, günümüzün küresel pazar için üreten endüstriyel tarım sistemleri doğaları gereği bu dayandırmayı yapamamaktadırlar.
Tohum çeşitliliği ancak ve ancak biyoçeşitliliği kullanan ve koruyan küçük çiftçilerin geçiminin garantiye alınmasıyla sağlanabilir. Biyoçeşitliliğe dayanan çiftçilik sistemleri daha fazla isdihdam doğurur, daha kaliteli yiyecek ve besin üretir ve çiftçi aile ve topluluklara daha fazla gelir sağlar. Tarımın amacı, besinsel olarak dengesiz devasa miktarlarda yiyecek üretmek değil, devamlılığı sürdürülebilir bir şekilde besinsel olarak dengeli besinler üretmek olmalıdır. Bu tarım şekli gerekli olan doğal kaynakların devamlılığını temin eder, yiyeceğin uygun dağılımını sağlayan sosyal ve kültürel sistemleri ve toplulukları korur ve kırsal alanlarda yeterli geçim olanağı sağlar.
‘Verim’e tek bir açıdan bakmak, sistemlerin üretkenliğinde, yiyecek kalitesinde ve beslenmede ciddi gerilemelere yol açmıştır. Nicelik niteliğe boyun eğmelidir. Yiyecek topluluklarının tohum üretimleri lezzeti, insanın psikolojik ve kültürel durumları ile uygunlukarını, besinsel özelliklerin bütün yönlerini, mevcut biyoçeşitlilik derecesini, üretimin çevresel etkilerini, çalışma kosullarının yanı sıra katılım süreçlerini ve üreticilere uygulanan ceza derecesini dikkate alan bütünselci görüşü baz alır. Bu bütünselci düşünce tarzı yiyecek sistemlerinin kalitesini destekleyen ve ya üreten ve tohumları yayan ilk adım olmalıdır.
Tek kültür modeli gelişen biyoçeşitlilik modeline boyun eğmelidir.
Herhangi bir gelecekteki tarımsal üretim anlayışı mevsimsel durum değişikliklerini öngörmeli;geri dönüşü olmayan sonuçları engellemek ümidiyle ivedilikle karbondiyoksit ve sera gazı emilimini azaltan, uyulması gereken önlemler ortaya koymalıdır.
Öncelik dünyanın birçok bölgesindeki mevcut içme suyu kıtlığına ve hızla yayılan bu su krizine hitap eden, devamlılığı sağlanabilen temiz su yönetimi olmalıdır. Bu su krizi, iklim değişikliklerinin etkileriyle çarpıcı bir biçimde daha da kötüye gidebilir. Tarımsal üretimi korumak için toprağın devam eden erozyonu da durdurulmalıdır ve öncelik insanın yemek zinciri kadar hayati önem taşıyan ekosistemlerin içine giren toksik maddelerin yavaş yavaş devreden çıkarılmasına verilmelidir.
Akıl ile açıklanamayan düşünce yapısılarından, sağlıksız işleme, saklama, nakliye ve tüketim sistemlerinden kaynaklanan doğal kaynakların ve enerjinin israfını azaltmak; devamlılığı sürdürülebilir yiyecek üretim ve tüketim politikalarının ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
Sonuç olarak, geleceğin tarımsal üretimleri günümüzün modası olan şehirleşmeyi ve mega-şehirlerin gelişimini azaltmak ve ideal olarak durdurmak amacını gütmelidir. Bu modalar sadece negatif ekolojik etkileri ve yıkıcı modaları artırmamakta, aynı zamanda iklimin insanlık üzerindeki potansiyel etkilerini kapsayan büyük bir risk alanı oluşturmaktadırlar.
Biyoçeşitliliği ve çiftçinin hakkını koruma ihtiyacının farkına varan Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ; Food and Agriculture Organisation, FAO) ve Convention on Biodiversity ( Biyolojik Çeşitlilik Kongresi) gibi ulusararası örgütlerin yanı sıra çiftçinin tohumu saklama, kullanma, değiş tokuş etme ve geliştirme haklarını artıran ulusal ve bölgesel kanunlar desteklenmeli, güçlendirilmeli ve tohumlar üzerinde gelişmekte olan şirket tekelinin karşısında duracak etkili araçlar haline getirilmelidir.
Tohum için geliştirilen yeni düşünce modeli yerel seviyede oluşmaktadır. Bu yerel örgütlenme halindeki topluluklar, tohumları saklamaya , paylaşmaya ve sürüdrülebilinir olmayan tek ürün çiftçiliğine ve tekelciliğe alternatif üretmek için harekete geçiyorlar.
3.BÖLÜM: Tohum Hukuku
Çeşitlilik, özgürlük, tarım ve insanlığın süregelen potansiyali ve evrimi, Tohum Hukukunun çekirdeğini teşkil eden kavramlardır.
3.1 Çeşitlilik
Çeşitlilik en büyük güvencemizdir. Son 10 bin yılda, yaşamın sürdürülebilirliği ve tarımsal yenilikler alanlarında çeşitlilik en başarılı ve en yaygın strateji olarak öne çıkmıştır. Değişen çevre koşulları ve insan ihtiyaçları karşısında hem koşullara uyumu kolaylaştırmakta hem de seçeneklerin çoğaltılmasını sağlamaktadır. İşte bu nedenlerle, günümüzdeki genetik erozyon ve tekil kültürleri savunan trendlere karşın, çeşitlilik tekrardan gelecekteki Tohum geliştirme çalışmalarının ana stratejisi olmalıdır. Bu aşağıda bahsedilen şekillerde gerçekleştirilebilir;
1. Tohumun Çeşitliliği
Tohum çeşitliliğini korunmasına ve insan neslinin beslenmesi için gerekli bitkilerin çoğaltılmasına acilen ihtiyaç vardır. Ayrıca herhangi bir bitki türünde çeşitliliğin de (varyetelerinin) arttırılması gereklidir. İnsaniyetin geleceği ile ilgili seçeneklerini ve çeşitliliği korumak adına yapılacak en acil eylem, günümüzde çeşitliliğin eritildiği tehlikeli trendleri geri çevirmek olmalıdır.
2. Zirai sistemlerin çeşitliliği
Küresel tohum çeşitliliğini savunan ve uygulamaya konulması için düzenlenecek olan tüm zirai politikalar, bütünsel bir yaklaşıma sahip zirai sistemleri desteklemelidir; ki buna göre insani, bitkisel, hayvansal ve mikrobik bio-çeşitlilik, dışa bağımlığı azaltıp, etkin üretimi arttıracak, sürdürülebilirliğe ulaşılmasını sağlayacak bir araçtır.
Aşağıda belirtilen iki ana kategori dikkate alınmalıdır;
• Çiftçilerin değişik seviyelerdeki ihtiyaçlarını, ürün bio-çeşitliliği (bir cinsin değişik türleri) ve tohum karışımları ile destekleyen, dışa (ithalata) bağımlılığı az, geleneksel zirai sistemler
• Tohum çeşitliliğine dayalı olarak ekin rotasyonu ve toprak, bitki ve fauna bio-çeşitliliği sağlanan, ekolojik zirai sistemler.
3. Üretici-Tüketici ilişkilerinde çeşitlilik
Tarımsal bio-çeşitlilik en iyi, ürünün aracısız tüketiciye ulaştığı ve dolayısı ile, üreticilerin elle tutulur bir kazanç sağladığı sistemlerde korunabilir. Üreticiden tüketiciye dolaysız ve aracısız dağıtım sağlanan sistemlerde bio-çeşitlilik zenginleşirken, geniş dağıtım ağları ve üretim zincirleri bio-çeşitliliği fakirleştirmekte. Üretici-Tüketici ilişkilerinde çeşitlilik, besin demokrasisinde ve bio-çeşitliliğin korunmasında anahtar rol oynamaktadır.
4. Kültürel çeşitlilik
Bio-çeşitlilik ve kültürel çeşitlilik birbirinden ayrılamaz. Bio-çeşitliliğin, ayni zamanda yerel ve global besin stoklarının daha fazla erimesini önlemek adına yapılacak en zorlu iş, tarımsal geleneklerin ve özgün üretim kültürlerinin korunması ve yaygınlaştırılmasıdır. Ayrıca, bu eylem özünde, değişik geleneklere ve insanın doğayı algılamasındaki farklılıklara gösterilen saygıyı barındırmaktadır.
5. Yaratıcılıkta çeşitlilik
Yüzler, binler, hatta milyonlarca yöresel topluluk ve çiftçi kooperatifleri, ancak ailesine yetecek kadar üretim yapan bostan ve bahçe sahipleri; bunlar sadece tohum ve bitki çeşitlerinin korunması ve çoğaltılmasını değil, ayrıca tohum geliştirme çalışmalarının da temelini oluşturacak olan kesimdir.
Bilimcilerin ve -Katılımcı Bitki Üretimi sanatını uygulayan-profesyonel bitki üreticilerinin de katılımıyla bu topluluk, tohumların geliştirilmeleri ve daha dayanıklı bir hale getirilmeleri konularında, karşı konulması imkansız bir güç oluşturacaktır. Tüm bu farklı gruplar arasında adil ve tarafsız iş birliği imkanları sağlamak ve onların değişik seviyelerdeki bilgi ve birikimlerini paylaşmalarına imkan verecek çözümler üretmek bu harekete muazzam bir ivme kazandıracaktır.
3.2 Tohumun Özgürlüğü
Tohumlar, doğanın ve muhtelif kültürlerin bizlere bahşettiği birer hediyedir. Onlar bir şirketin buluşu değildir. Bu ezeli mirası nesilden nesile aktarmak, insanlığın görevi ve sorumluluğudur. Tohumlar tüm insanlığın sağlıklı yaşamı için paylaşılacak ve gelecek nesiller için saklanacak ortak mal varlığımız, zenginliğimizdir. Bu nedenle, tekil şahıs yada firmalarca sahiplenilemez ve patent koruması altına alınamazlar. Tohum saklamak ve bunu paylaşmak ahlaki bir görevdir. Hiçbir yasa yada milletler arası anlaşma bunu bir suç addedemez.
Tohum kanunu, aşağıdaki prensipler doğrultusunda üreticilerin ve tohumun özgürlüğünü korumalıdır;
1. Üreticilerin Tohum Saklama Özgürlüğü
Bio-çeşitliliği korumak ve yeniden canlanmasını sağlamak üreticinin en birinci hakkı ve görevidir. Bio-çeşitliliğin korunması, ilk olarak tohumun saklanabilmesini gerektirmekte. Zorunlu kayıt ve tohum "yenileme" kanunları, üreticilerin kendi bitki çeşitlerini saklama özgürlüklerini çiğnemektedir. "Fikri mülkiyet" hakları, patent kanunu ve tohum üretici hakları, tohum saklamayı kanun dışı ilan ederek, aslında "Tohumun Haklarını" ihlal etmekteler.
2. Üreticilerin Yeni Çeşitler Yetiştirme Özgürlüğü
Üreticilerin hakları, onların tohum yetiştirilmesine ve bitkilerin genetik zenginliğine olan entelektüel katkılarından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar üretim amaç ve yöntemleri tohum tröstlerinden farklı olsa da, ziraatçılar aslen birer tohum üreticisidirler. Ziraatçılar çeşitlilik adına tohum yetiştirirken, tohum tröstleri tek tip üretmek çabasındadır. Tarımsal topluluk ve ziraatla uğraşan kişilerin entelektüel katkılarını "ham madde" addederek hiçe sayan uygulamalara son verilmesi için üreticilerin yetiştirme stratejileri ve entelektüel katkıları göz önüne alınmalıdır. Üreticiler, özgürce istedikleri yeni tohum çeşitlerini yetiştirme hakkına sahiptirler.
3. Özelleştirme ve Bio-korsanlıktan Muafiyet
Üreticilerin hakları, onların dün, bugün ve gelecekte, bitkilerin genetik zenginliğinin korunmasına, ıslahına ve takasına olan katkılarından kaynaklanmaktadır. Üreticilerin bitki yetiştirilmesindeki kolektif katkıları giderek artmaktadır. Dolayısı ile, üreticilerin hem korumacılıklarından hem de yetiştiriciliklerinden doğan hakları bireysel üreticilerin değil, üretim toplulukların müktesep hakkı olarak kalmalıdır.
Üreticilerin kolektif haklarının tanınması ve kabul edilmesi, tohumların ve bio-çeşitliliğin topluma mal edilebilmesinin sağlanması bakımından gereklidir. Üreticilerden elde edilen tohumları "ham madde" olarak kullanan sonrada bu tohumlardan ürettikleri çeşitleri icat addederek, patent kanunları ve Fikri Mülkiyet kanunları sayesinde kendilerine mal etmeye çalışan uygulamalara son verilmelidir. Buna aslında Bio-korsanlık denmelidir. Global tohum tröstleri ve endüstrisi, "insaniyetin ortak mirası" kavramını üreticinin tohum çeşitlerini karşılıksız olarak kendine mal etmesi şeklinde çarpıtmakta, sonra da bu tohumlardan elde ettiklerini özel mülke çevirip, ayni üretici topluluklarına yüksek curalar ve telif ücretleri karşılığında geri satmakta. Patentler ve Fikri Mülk kavramları ile korunan bu tür özelleştirmeler küçük üreticilerin borca girmesine, gücünü yitirmesine ve hatta çiftçiliği toptan terk etmelerine neden olmaktadır.
Üreticilerin ve gıda camiasının tohum ve bitkilerin genetik zenginliklerine özgürce erişimi, özel mülk hakları ve patent kanunları ile yada öz plazmanın orijininden uzaktaki bir bölgede alıkonulması ile kısıtlanmaya çalışılmamalıdır. Bu özgürlük, üreticinin tohum egemenliğinin temelidir.
4. Üreticilerin Tohum Ticaret ve Takas Özgürlüğü
Tohum "kamu mülkiyeti" olduğuna göre, üretici toplulukları arasında tohum takası, Tohum Hukukunun ayrılmaz parçası olmalıdır. Bu aynı zamanda herkes ile tohum paylaşma yada satma özgürlüğünü içerir. Tohum için verilen herhangi bir ödül, onun vereceği ürünün değerinin bir paydası olarak hesaplanmalıdır.
5. "Açık Kaynaklı" Tohuma Erişim Özgürlüğü
"Açık Kaynaklı" tohum; açıkta döllenmiş bitkilerin, seneden seneye, nesilden nesile, tekrar üretilebilen, saklanabilen ve yeniden üretim için dikilebilen tohumlarıdır. Tohumlarda yada öz plazmada saklı enformasyon üzerine edinilmiş bilgi bir icat olamaz. Bu ancak geçmişteki kolektif keşiflerin birikimi sonucu edinilmiş bir bilgidir ve gelecekte de ayni şekilde, yeni keşifler için kullanılacaktır. Bu bilgi herkese açık olmalı ve tüm üreticilerin ona erişimi sağlanmalıdır.
Üreticiler tarafından tekrar kullanılamayacak olan tohum sistemleri üzerinde vakit harcanmamalıdır. Ar-ge özgürce ve kısıtlamasız üretilebilen tohumlar üzerine yoğunlaştıkça, herkes için optimal fayda sağlanmış olacaktır. Kamusal yatırımlar hiçbir zaman genetik enformasyonu saklı tohum sistemleri üzerine olmamalıdır. Üreticiler, yetiştirdikleri çapraz yada ana-babalarının tüm genetik enformasyonuna erişebilmelidirler. Şirketlerin, hibrid bitkilerin genetik enformasyonunu kontrol altında tutmaları, tekellerin oluşmasına ve bitki türlerinin homojenleşmesine sebep olmakta.
6. Genetik Kirlenme ve GDO(Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizma) lar
Genetik kirlenme ve bio-kirlilikten uzak olma, üreticilerin hakları arasındadır. Yeni çeşitler üretilip çevremize dağıtılırken, bunların çevre ve tarım açısından sebep olabilecekleri menfi etkiler iyi düşünülmeli ve değerlendirilmelidir.
7. Tohumların Üreme Özgürlüğü
"Terminatör" diye tanımlanan intiharcı ve kısır bir tohum yaratmak, hem tohumun doğasından gelen, yaşamın temeli olarak üreme nosyonuna, hem de üreticilerin temel haklarına karşı bir saldırıdır. Bu niteliklerde tohum üretme çabaları tohum ticareti ve dünya gıda piyasaları üzerinde tekel oluşturma amaçlıdır ve küresel olarak yasaklanmalıdır.
3.3 Gelecek için tohumlar: Yarının tohumlarını yetiştirmek
Tohumlar geçmişi ve geleceği somutlaştırır. Gıda ve gıda güvenliğini, gıda kalitesini, iklim değişikliğini ve devamlılığını tehdit eden durumlarla bas edebilmek için, geniş tohum ve ürün çeşitliliğinin korunması temelinde, geleceğin tohumlarının evrimini sürdürebilmesi gerekmektedir..
Aşağıda sıralananlar, daha ileride karşılaşılabilecek zorlayıcı durumlara cevap verebilmek için, tohumların korunması, kullanımı ve daha fazla gelişiminin düzenlenebilmesini sağlayan yollardır:
1. Toplum bazlı tohum koruması ve gelişmesi
Tohumun korunması, bakımı ve tohum hakkındaki bilginin onu kullananlar ile köklendirilmiş ve temellendirilmiş olması gerekir. İrsiyet plasmasının ortam dışı ve kendi ortamında korunması, tohumun çiftlikteki – kendi ortamında temel bakımını destekler şekilde yürütülmelidir. Tohumlarin ileriki gelişimleri için kullanılan strateji ve teknolojiler çiftçilerin ve genel gıda topluluklarının deneyim ve yaratıcılığının zenginliğine dayanmalı, onların katılımını ve bitki üretiminin bilimsel açılarına aktif katkılarını kapsamalıdır. Bu; çiftçi topluluklarına modern seçim, tespit ve üretme teknolojilerini temin etmeyi kapsar.
2. Tarımsal ekosistemlerin içine yerleştirme
İlke olarak, tohum çeşitliliği çiftçilere toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği koruma ve çevrenin tohumun ihtiyaçlarına adapte olmasını gerektirmeden, rahatça, yerel ve yöresel çevresel durumlara adapte etme imkanı vermelidir. Tohumların gelecekte kullanımı ve gelişiminin amacı; toptağı, suyu ve biyoçeşitliliği korumak ve çevresel değişim esnekliğini artırmak amacıyla tarımsal üretimin, tarımsal ekosistemin içine iyice yerleştirilmesi olmalıdır.
3. Sera gazı salımını azaltmak
İklimsel kaoslara yol açan sera gazı salmını azaltmak için, tohumlar gerekenden daha fazla harici enerjiye (sentetik kimyasal gübreler, böcek ilaçları, yakıt) gereksinim duymamalıdırlar. Amaç, sera gazı salımını sıfıra indirgeyen, yenilenebilir enerji ve toprağın biyolojik kaynaklarına dayanan tarım uygulamaları kullanmak olmalıdır.
4. Toksik girdilerin zamanla azaltılması ve tamamen kaldırılması
Gıda zincirimizin ve çevremizin toksik kirlenmesini engellemek için tohum ekimi, kimyasal işlemelerden arındırılmalı, ekolojik tarım uygulamalarının gereksinimlerine adapte olan tohum ekimleri tercih edilmelidir.
5. Türlerin çeşitliliği
Tohumların gelecekteki gelişmeleri, zararlı böceklere ve elverişsiz çevresel durumlara karşı hassasiyeti azaltmak ve doğal çeşitliliği artırmak için, mümkün olabildiğince geniş genetik çeşitliliğe dayanmalıdır. Bu amaçla, tohum çeşitliliğinin homojenliğini sağlamak üzere, acil olarak günümüzün ticari gereksinimlerini gözden geçirmek gerekmektedir.
6. Gıda kalitesi için tohum ekmek
Geleceğin tohumlarını geliştirmek, korumak ve ilerletmek için asıl konu gıdanın besinsel değeri ve tadını kapsayan bütünselci kalitesi olmalıdır.
7.Kadınlar biyoçeşitlilğin başrol oyuncularıdırlar
Evrensel olarak, kadınlar tarım emek gücünün en büyük bölümünü temsil ederler ve günümüzde ve gelecekte tohum güvenliğinin, çeşitliliğinin ve kalitesinin gardiyanlarıdırlar.
Kadınlar aynı zamanda, gıda işleme sürecinin kalite ve yöntemlerini de içeren bilgilerin birincil emanetçileri ve yayıcılarıdırlar. Bu açıdan, kadınların biyoçeşitliliği koruma, post endüstriyel tarımda tohumları muhafaza etme, değiş tokuş etme ve yeniden üretme rolleri desteklenmeli ve artırılmalıdır.
4. BÖLÜM: Yaşayan Alternatifler - Umut Tohumları
Umut ifadesi tohumların doğasında mevcuttur. Akla hasatın bereketini getirirler. Dünyanın dört bir yanından çok sayıda birey, sivil toplum örgütü ve geleneksel gıda toplulukları uzun sürelerden beri tohumun korunmasıyla meşgul olmuştur. Günümüzün endişe uyandıran tek ürün üreticiliği ve tohum üzerinde tekel oluşturan şirket senaryolarına rağmen, endüstriyel tarımın yaydığı tehdite karşı gelen pek cok cesaret verici sivil toplum ögütü ortaya çıkmıştır. Bu manifestonun güç aldığı prensipler dünya üzerindeki çeşitli grup ve hareketin inisiyatif ve çabalarından devşirilmiştir. Aşağıda bazı örnekleri görülecektir:
• Tohum toplulukları içerisinde ortam-dışı tohumları korumanın yanısıra, kendi-ortamlarındaki tohumların ve bitki ceşitliliğinin ekinini amaçlayan tohum bankalarının sayısı hızla artmaktadır. Kadınlar tohumun mirasını korumada özellikle anahtar bir rol oynamıştır ve çoğalarak bunun devamının sağlanması amaçlanmaktadır. Etiyopya’daki Seeds of Survival (Hayatta Kalabilme Tohumları) ve Hindistan’daki Navdanya, tohumları kurtarmak ve, gıda ve çiftçi topluluklarının ekolojik güvenliliğini guçlendirmek üzere yeni modeller geliştirmişlerdir.
• Tohumları kurtarmayı amaçlayan sivil toplum örgütleri ve tohum değis-tokuş platformları gittikçe önem kazanan bir rol üstlenmektedirler. Çok sayıda birey kendi gıda ürünlerini yetiştirme ifadesi olarak bahçeler yaratmakta ve potansiyel olarak tohumların kurtarılmasi ve değiş-tokuşuna onemli bir katkıda bulunmaktadırlar.
• Tohum ve tür ceşitliliğinin korunması ve büyük ölçüdeki kayıplarının ters yöne çevrilmesini hedefleyen topluluklar güçlerini etkin bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bunun bir örneği dünyanın tüm bölgelerinde ortaya çıkan Slow Food Bioçeşitlilik Birimi/Vakfı’nın uyguladığı ‘presidia’ (bioçeşitliliğin korunması) projeleridir.
• Organik ve ekolojik tarımın ihtiyaçlarına göre tohum tedarikinde bulunan güdümlü bitki yetiştirme projelerinin sayısı hızla artmaktadır.
• Tohumu merkez alan sivil toplum birlik ve ağları bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeyde oluşumlarını sürdürmektedir. Bunların arasında ETC ile GRAIN, ve Tohumlarımızı Kurtarın gibi politik baskı gruplarının yanısıra çiftçi hakları oluşumlarını saymak mümkündür.
Avrupa’daki “Yaşamın Patentlenmesine Hayır” ve Hindistan’daki patentten arınmış serbest bölgeler (Yaşayan Demokrasi/Jaiv Pancahayat) yaratmayı hedefleyen ve tohum üzerine patentle işbirliğini reddeden hareketler; Kuzey Amerika’daki yerli Amerikan Kabileleri’nin tohumun bağımsızlığı hareketi ve Afrika’daki uluslararası gıda bağımsızlığı hareketi Tohumun Özgurluğü’nü savunmaya doğru evrilen gruplardır.
• Sivil toplum etkinliklerine paralel olarak GDO’dan arınmış geniş ölçekli bölgeler oluşturmayı ve tohum çeşitililiğini korumayı hedefleyen kanunlar ve yasal tedbir inisiyatifleri oluşmaktadır. Toskana Bölgesi’nin Tohum Kanunu, yerel ve bölgesel hükümetlerin tohumun ceşitliliğini korumayı amaçlayan olası sorumlu ve uyum sağlayıcı girişimlerine güzel bir örnek teşkil eder.
• Toplum Destekli Tarım (CSA) ağları gibi üretici ve tüketici arasında hızla gelişen doğrudan ilişkiler, tohum ve bitki çeşitliliğini sağlamaya yönelik hareketin en ivme kazandırıcı adımlarından biridir.
• Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin Çiftçi Hakları’yla bağlantılı 9. bendi gibi uluslararası antlaşmaların yanısıra Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu gibi araçlar, büyük çok-uluslu şirketlerin agresif kontrol ve intihar amaçlı stratejilerine karşı direnişin önemli uzantılarıdır. Bu potansiyel güçlendirilmelidir.
Üçüncü Dünya hükümetleri, Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) Ticaret Bağlantılı Fikir Mülkiyet Hakları (TRIPS) anlaşmasının 27.3(b) bendinin gözden geçirilmesi ile yaşamın ve tohumların patentlendirilmesine ve çiftçilerin kendi geliştirdikleri türler ve geleneksel bilgileri üzerine biyo-korsanlığına son verilmesine ilişkin taleplerini sürdürmeye devam etmektedirler.
İnsanlığın gelecekteki evrimi tohumlarımızın gelecek ve özgür evrimiyle elele gider. Eğer sağlıklı, güvenli ve kültürel-ceşitliliğe sahip bir hayat sürdürme hakkımız bakiyse, uzak geçmişten bu yana kırsal kültürün içine yerleşmis ve ondan türeyen uygulamalar kamusal ve özel sektörün cömert desteğine ihtiyaç duymaktadır.
Tohumun geleceği, insanlığın geleceğini barındırır.
***
Internet siteleri:
Tavsiye edilen ek bağlantı ve güncel bilgi sağlayıcı siteler aşağıda belirtilmiştir. Bağlayıcı değildir ve diğerlerinin katılımı özlenir.
http://www.grain.org http://www.bilaterals.org
http://www.etcgroup.org http://www.nyeleni2007.org
http://www.saveourseeds.org http://www.arche-noah.at
http://www.gene-watch.org http://www.seedalliance.org
Böylece, Gıda ve Tarım’ın Geleceği üzerine Uluslararası Komisyon söz konusu Tohum’un Geleceği üzerine Manifesto’sunu, Toscana Bölgesi Hükümeti’nin destek ve aktif katılımıyla, Torino'daki Toprak Ana danışmanlığında hazırladı.
Umuyoruz ki bu manifesto sürdürülebilir tarım, gıda egemenliği, biyoçeşitlilik ve tarımsal çeşitlilik alanlarındaki hareketleri güçlendirecek ve hızlandıracak; tohumların saklanıp (korunup), paylaşılması, kullanılması, ıslah edilmesi hususlarında çiftçilerin haklarının savunuculuğunu sağlarken, çevresel belirsizilikler ve ekonomik değişikliklerin yarattığı kayıp ve zararlara karşın bizlerin ortak gücümüzü arttırma imkanını sağlayacaktır.
İnsanları ve toplulukları, bu çalışmayı ihtiyaçlarına uygun şekilde, endüstriyel tarım ve uluslararası şirket çıkarları doğrultusunda tohum ve biyoçeşitlilik için körüklenen tehditlere karşı bir güç ve birliktelik aracı olarak kullanmaya çağırıyoruz.
1. BÖLÜM: Yaşamın Çeşitliliği ve Tehdit Altındaki Türler
Tohumlar doğanın, geçmiş nesillerin ve farklı kültürlerin bizlere bir armağanıdır.Öyle ki, onları korumak ve gelecek nesillere devretmek bizlerin asli görevi ve sorumluluğudur. Tohumlar gıda zincirinin ilk halkası, biyolojik ve kültürel çeşitliliğin yapısal göstergesidirler ve yaşamın gelecekteki evriminin emanetini taşırlar.
Birkaç onbin yıl önceki Neolitik Çağ itibarıyla, çiftçiler ve insan toplulukları tohumun ürüne dönüşüm, tat, besin ve diğer kalite değerlerini yükseltmek için çalıştılar. Özgün bitki yetiştiriciliği ve bitkilerin diğer bitkiler, hayvanlar, toprak ve su ile aralarındaki etkileşimin yanısıra, sağlık alanındaki etkisi ve şifa özellikleri hakkında bilgileri nesilden nesile aktardılar. Ender olarak izlenen melezleme uygulamalarının öncül örnekleri, bazı türlerin özgün kaynaklarında (Mezopotamya’da buğday, Vietnam ve Hindistan’da pirinç, Orta Amerika’da mısır ve patates gibi) daha geniş çapta tarımsal üretimlerini destekliyerek günümüze değin tüm dünyaya yayılmalarına neden olmuştur.
Çiftçiler arasında bedelsiz tohum takası, biyoçeşitlilik kadar gıda güvenliğinin de korunmasının temel nedeni olmuştur. Bu işbirliği ve parasız takas mekanizmalarında çiftçiler genellikle eşit miktarda tohumları aralarında değiş-tokuş ettiler. Bu özgür tohum takası çok daha fazlasını ifade etti: farklı kültür ve mirasların, fikir ve bilginin paylaşımı ve alışverişi. Bu gelenek, bilgi birikimi ve tohum hakkındaki deneyim çiftçilerin birbirlerinin tarlalarındaki üretim süreçlerinin takibinde gelişti. Bitkilerin kültürel ve mistik anlamı, oluşturduğu damak değerleri, kuraklık, hastalık ve zararlılara karşı direnci, ve diğer değerleri insan topluluklarının tohuma ve onun yetiştirdiği bitkilere olan koruyuculuğunu geliştirdi.
Bugün çeşitlilik ve tohumun geleceği tehdit altındadır. Gıdalarımız için kullanılabilen 80,000 yenebilir bitkinin, bugün sadece 150'sinin ekimi yapılmakta ve 8 tanesi küresel ticarete konu olmaktadır. Bu durum tohumun ve mahsül çeşitliliğini geri dönülmez kayboluşunu ortaya koymaktadır.
Çeşitliliğin erozyonu endüstriyel tarımın tek türleşme yönlendirmeleriyle körüklenmektedir.Tohumun özgürlüğü ve çiftçinin özgürlüğü, tohumu çiftçiler arasında paylaşılan bir değer olmaktan çıkarıp, şirketlerin merkezi tekelciliğine dönüştüren yeni mülkiyet hakları ve yeni teknolojiler ile tehdit altındadır.
Benzer olarak, mahsül çeşitliliğinin ve bitki çeşitlerinin hızla yokoluşuna sebep terminatör teknolojisi ile yeniden üretilemez tescilli melez (hibrid) ve kısırlaştırılmış tohumların yaygınlaşması tohumun ve buna bağlı olarak çiftçilerimizin ve gıda güvenliğinin geleceğine büyük bir tehdit oluşturmaktadır.
1. Çeşitliliğin Erozyonu ve Yokoluşu
Tüm alanlarda ivme kazanan teknolojik devrimler ve daha az sayıda insan ve organizasyonun elinde güç büyüyen ekonomik güç, üretim stratejilerinde ve dünyamız insan kültürlerinde çok daha büyük bir tekdüzelik (benzeşim) yarattı. Bunun sonucu olarak kültür yetiştiriciliğinde ve yaban hayatındaki bitki ve hayvan genetik çeşitliliği, insan kültür ve dilleri ile birlikte, öngörülmez bir hızla bozuluyor.
Aynı zamanda, endüstriyel üretim stratejileri, iklim ve ve yaşam sistemlerinin tüm alanlarında umulmadık uzun dönemli etkiler ortaya çıkardılar. Bu ekolojik bozuşma ve genetik erozyon süreci geçen onyıllarda hızını arttırdı. Bunun bir sonucu olarak, gezegen üzerindeki ani ve derin eko-sistem değişiklikleri insan eliyle oluşturulmuş neticeler olarak artık netlikle karşımıza çıkıyor.
Bugünkü endüstri verim stratejileri sadece yaşadığımız birçok yeni sıkıntının patlak vermesi ile sırnırlı kalmadı, aynı zamanda ani ve belirsiz bir değişim karşısındaki insanoğlunun gücünü oluşturan çeşitliliğe de büyük darbe vurdu. Bitkiler, hayvanlar ve mikroorganizmalar kendi genetik çeşitlilikleriden faydalanabilirken, insanoğlu, farklı yerel ekosistemlere uyum sağlamış bitki ve hayvanlardan besin elde etmek için, kendi kültürel değişkenliği ve çevresel değişimlere uyumluluk konusunda göstereceği yaratıcı kapasiteye bağlı durumdadır.
Bu yıkıcı endüstriyel tarım uygulamaları, savaş ve yerinden etme faaliyetleriyle birlikte, tohum çeşitliliğini her zamankinden daha büyük bir hızla azaltmaktadır1. Yerel tohumların kaybolması, küçük çiftçilerin ve yerel yemek kültürlerinin yok olması ile el ele yürümüştür. Tabi, tarımsal ve yaban çeşitleri kendi farklı ekolojik ve kültürel ortamlarında kullanmayı bilen tüm yerel bilgeliği de yokederek…
Konuşulan dillerin ve kültürlerin azalması ve yokolması, yanında, yerel değerler ve binlerce bitki türü de üretim tecrübesi ve gelekleriyle birlikte kayboldu. Bunun bir sebebi de, biyolojik ve bilhassa genetik ve moleküler biyoloji alanlarında büyük ilerleme ve başarıların taraflı uygulamaları oldu. Artık kullanılmayan biyoloji kavramlarından türetilen teknolojiler, günümüzde ekonomik ve politik amaçlı birer kontol aracı olarak, dünyada yaşanan açlık, hastalık gibi problemlere çözüm oluşturan yegane yol olarak geliştirildi ve tanıtıldı.
Uygarlıklar yeni tarım teknolojileri ile yükselir ve son bulurlar. Tarım alanlarında gerektiğinden daha fazla gıda üretimi yapılabilmesi, çalışma uygulamalarında karmaşık yapılanmalar için ilerici gelişmenin (girişimciliğinin) anahtar sebebi oldu. Geleneksel olarak tohumluk seçimi , muhafazası, ve bakımı, aynı zamanda akılcı geliştirme uygulamaları geçmişte olduğu kadar günümüzde de kırsal alan topluluklarının çoğunda kadınların sorumlulukları ve bilgi alanlarındadır. Gelecek mevsim için tohum saklamak, insanlık tarihinde hayatta kalabilmenin temel bir kuralı olmuştur.
Yerel topluluk ve çiftçilerin, toplu ve tohum egemenliği haklarını ve değişik kültürler ile ülkeler arası mutad bağımlılığı tanıyan haklar ve sorumluluklar sistemlerinin mutlaka devreye sokulması gerekmektedir.
1a. Endüstriyel tarım taraflılığı ve tohumculuk
Endüstriyel tarım uygulamaları, tohumların biyolojik çeşitliliği, ürün çeşitliliği ve hayvan üretiminde ciddi erozyona neden olmuştur. Modern ve ticari tarımın yayılımı, genetik çeşitliliğin kaybolmasının2 ve yerel çeşitlerin kullanım değişikliklerinin3 günümüzde asıl sebebi olarak tanımlanmaktadır.
Günümüzde ticari değişim için üretilen tohumlardan arslan payını alan endüstriyel tarım, tohumların üretim ve çoğaltılmalarının temel kuralları ile çelişen dogmatik bir üretim süreci değişikliğinin peşindedirler. Temel tüketim ürün hasatının, sürekli olarak arttırılmasını hedefleyen yaklaşımın maliyeti, genel verimin azalmasıa ve bioçeşitliğin erozyonuna uğramasıdır. Endüstriyel tarım kısa vadeli kararların önceliğinde yönlendirilirken, halkın iyiliği adına, toprağın uzun vadeli sürdürülebilirliği, ekosistemler ve çiftçi topluluklarının gerçeklerini gözden kaçırmaktadır.
Bu serbest pazar yaklaşımı sıklıkla hükümet seviyesinde de destek bulabilmektedir. Birçok kez, hükümetler, halklarının iyiliği için hareket edecek yerde, yerel firmalara rekabetçi avantaj oluşturmak amacıyla piyasa fiyatlarına hibe desteklerle müdahale etmekte, suni olarak fiyatları düşürmektedirler. Suni olarak düşürülen fiyatlar hem biyoçeşitliliği hem de küçük çiftçileri yok olmaya götürmektedir.
Bu türden endüstriyel tarım uygulamaları ve temel tüketim ürünleri pazarlarının politikaları, zaten sınırlı olan doğal kaynaklarımızın daha da tüketilmesine, emeğe rağmen enerji ve zehirli atık çıkışını arttırmaya ve kırsal alanda umutsuzluk ve dünyada açlığın büyümesine neden olmaktadır. Bu durum, dünyada yaşayan 6.5 milyar insanın ihtiyacı olandan daha fazlası üretildiği gerçeğinde ve akılcı bir şekilde dağıtımı gerçekleşirse, önümüzdeki 40-50 yıl içinde gerçekleşecek dünya nüfüsunda 2.5 milyar insanı daha besleyecek olmasına rağmen gerçekleşmektedir. 1 milyar insandan fazlasının açlık ve gıda kıtlığına bağlı olarak kötü beslenmeye maruz kalırken, diğer yandan 2 milyar insanın sağlıksız gıdalarla fazla beslenmeden kaynaklı kötü beslenme sorunlarıyla, gıda üretimindeki mevcut modelin hatası da daha net olarak anlaşılmaktadır. İlk kez, obezite problemine maruz kalan çocuk sayısı, açlık sorunu ile karşı karşıya kalan çocuk sayısını geçmiştir.
Bu “mekanik ütopya” canlı sistemleri makine düzeyine indirgerken, üretim çıktısını azami düzeye çeker ve “en iyi” ürün ve çeşit elde etmeyi başarı olarak tanımlar ve hedefler. Ütopya gibi görünen bu hastalıklı değerlendirmenin arkasındaki güç, aslında üretim sürecini değişik ekosistemler ve kültürel geleneklere uyarlamak yerine, doğal çevre koşullarının üretim sistemlerine uyarlamaya yönelik çabadır. Bu türden girişimlerin çevre, doğal kaynaklar ve etkileri altındaki kırsal topluluklar üzerinde yıkıcı etkileri kaçınılmazdır . Yakın geçmişte hektar başına en üst seviyede verimi vaad eden “Yeşil Devrim” anlaşılır düz mantık ile üretimi arttırmak konusunda yapılabilecek yanlışlıklara öncelikli bir örnek oluşturmuştur. “Yeşil Devrimin”, besleyici değeri anlamındaki etkisi, en çok yararlanması beklenen kırsal kesim ve özellikle en fakir unsurları için büyük oranda olumsuz olmuştur.
--------------------------------------------
1 Bitkisel genetik kaynaklar yıllık % 1-2 oranında kaybolmaktadır. (BM Gıda ve Tarım Organizasyonu, FAO, Eğitim Değişim Geliştirme Yazıları, Eylül 1993). Geçen yüzyılın başından itibaren tarımsal ürünlerin yaklaşık %75’inin kaybolduğu tahmin edilmektedir.
2 Bitki Genetik kaynakları ve Tarım Hareketi, Leipzig Küresel Plan, 1995; 12 bölge ve alt bölge dosyalarıı ve 158 ülke raporu temel alınarak ifade edilmiştir.
3 Uluslararası Gıda ve Tarım Organizasyonu (FAO=, 1996 Leipzik konferansı.
--------------------------------------------
1b. Genetik Mühendisliği
1990’ların ortalarında ilk kez genetiği değiştirilmiş tohumların satışına başlandı. Genetik mühendisliği doğal şartlarda gerçekleşmeyen, özel yöntemlerle DNA kimliğinin (karakterinin) farklı türlere transfer edilmesidir. Özellikle biyoçeşitlilik üzerine uzun vadeli etkileri göz önüne alındığında, bu teknolojinin insan sağlığı ve çevre üzerine yaratacağı riskler öngörülememektedir.
Çevre ile birkez ilişkilendirildikten sonra, çoğalmalarının ve yabani türlerle çapraz döllenme sonrası, bu süreci geri döndürmek mümkün gözükmemektedir. Yasadışı olarak bazı GM ürünlerinin piyasaya çıkarılışı hakkındaki skandallar, ticari ürün zincirinde bile DNA kimliğinin (karakterinin) kontrol edilebilirliğinin zorluğunu ortaya koymaktadır. GDO’lu üretim yapılan bölgelerde, normal tohumlar sıklıla GDO karakterleri tarafından bozulmaktadır. Bu durum tüm dünyada GDO gıda karşıtı tüketiciler ve GDO olmayan ürünlerle üretimlerini sürdürmek isteyen çiftçiler için çok acil ve güçlü bir tehdit oluşturuyor. Şu ana kadar 2 yeniden yapılandırılmış gen piyasadaki büyük payın sahibi duruma gelmişlerdir: Geniş spektrumlu herbisit (istenmeyen bitkileri öldürücü) “Roundup” (RR) ve bir toprak mikrobu aracılığıyla bitkileri böceklere karşı zehirli duruma getiren, “Bacilus Thuringiensis” (BT). Birkaç yıl içinde, bu GDO’lu bitkiler, - soya fasulyesi, mısır, kanola ve pamuk, 5 ülkede (ABD, Kanada, Arjantin, Brezilya ve Çin dünya GDO üretiminin % 90’ını oluşturuyorlar) yoğunluk kazanarak senede 90 milyon hektarlık bir yayılım gösterebilecektir. Bu bölgelerde tohum çeşitliliği ve genel biyoçeşitlilik üzerine yıkıcı etkiler oluşturmaktadırlar. Sadece tek bir firma, Monsanto, ticari olarak pazara sunulan GDO bitkilerinin %90’ının patentini elinde bulundurmaktadır.
2. Tohumun Tüzel Sektör Tarafından Ele Geçirilmesi:Tohum özgürlüğüne ve çiftçi haklarına karşı tehdit
Yakın zamanlara kadar kapitalist pazar kurallarının ana prensiplerine direnen tohumun, bu direnişte en önemli kalkanı yine kendi doğasından kaynaklanan kendini üretebilme ve çoğalabilme özelliğidir. Bu nedenle uzun zamandır, tohum hem üretim hemde ürün anlamına gelir.
Tohumun iyileştirilmesi ile ilgili araştırma ve gelişmeler uzun zamandır, kamu yararı için sürdürülen hem bir devlet etkinliği hem de kamunun konusu olmuştur. Fakat, özel sermaye tohum üretimine yöneldi ve tohumun ikili doğasını suni bir şekilde bölen bir ekonomik sektör haline getirdi: yani üretim ve ürün. Bu süreç, 1940'larda mısırın melez (hibrid) üretiminin keşfedilmesi ile ilerleme sağladı.
Bugün, birçok ekilmiş mısır tohumu melezdir. Bu tohum, çiftçilerden gelen belirgin bir soy hattını kısıtlamaya izin verir ve tahıla dönüşür ki bu da tohumun korunması ve yeniden tohumlanması için uygun değildir. Hemen arkasından tohum çeşitliliği alanındaki tek patent yasaları ile ilgili olan Fikri Mülkiyet Hakları özel tohum şirketleri için büyüyen bir pazar başlattılar. Daha önceleri Fikri mülkiyet hakları, bitki-çeşitleri haklarına dayandığı sürece tohum pazarı üzerinde daha yumuşak bir etkisi vardı; bu etki tohumun bir sonraki adımda ekimi ve yetiştirilmesini engellemiyor, ve çitçinin, bir kere satın aldığında tohumu yeniden üretip ticari satış için değil fakat istediği gibi özgürce tohumun mahsülünü kullanabiliyordu.
2a. Fikri Mülkiyet Hakları ve Tohum Tekelciliği
Yaşam-formlarını tekelleştiren bir anlayış içeren ve bilimsel buluşlar üzerinde tümüyle özel kontrolü olan neredeyse tüm dünyadaki endüstriyel patentlerin tanıtımı 1980'lerdeki genetik mühendisliğindeki gelişmeler ile umumileştirildi/genelleştirildi. Bugünlerde bu değişim buluş olarak nitelendiriyor.
Bu patent kanunları altındaki tohumlar, yenilenemeyen üretim etkileri ile dönüştürülen ve her sene çiftçiler tarafından yeniden satın alınmasını gerektiren (aslında gerçekte gerekli olmayan) kanunu içeren "fikri mülkiyet hakları" sistemi tarafından tümüyle baskı altında tutulmaktadır. Ayrıca, son 20 yılda melez tohum üretiminde bir artış oldu ki, bu artış daha önceden teknolojik olarak mümkün değildi. Terminatör tohumlarının bulunması ise bu gelişmelere en önemli katkı olmuştur. Bu tohumlar, steril ya da doğası gereği yok edici ya da belirli bazı dış katkılarla (GURTS olarak adlandırılan) yeniden üretilebilen tohumlar üretiyor. Bir yandan tohum meselesi ile birlikte bağımsız izole DNA-düzeni, endüstriyel patent alanında önemli bir konu haline geldi.
Küresel UPOV sistemi altındaki bitki çeşitlerinin koruma yasası, tohumların yeniden üretimi için ücret içererek ve GDO’lar ile endüstriyel patent hakları birleştirerek genişledi. Dünya Ticaret Örgütü'nün "Ticaret İle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları" (TRIPS) anlaşması; üye ülkelerin, bitkiler ile ilgili genel IPR sistemini tanıtmasını zorunla kılar. Ayrıca, 2006 Temmuz'undaki WTO buluşmasının başarısızlığını takiben endüstrileşmiş ülkeler, gelişmemiş ülkelerdeki belirsiz olan IPR kanunlarını karşılıklı ticari anlaşmaların kabul edilmesi ile yoğunlaştırdılar. Bu anlaşmalar Biyolojik Farklılık convention (Convention no Biological - CBD) nin ve Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Anlaşmasının potansiyelini zayflatmakta (yeni küresel IPR rejimi altındaki tohum değişimini güven altına alan uluslararası antlaşma).
WTO TRIPS antlaşması, ve bitkiler, tohum ve biofarklılık ile ilgili 27.3(b) maddesi 1999'da ele alındı. Patentli tohumlar ile birlikte yaşam formlarını dışlayan formal başvurular güneydeki birçok ülke tarafından yapıldı. TRIPS 'in bu umarsamaz raporu görmemezlikten gelinemez ve bu mesele öncelikli olarak ele alınması gereken bir meseledir.
2 b. Tohumun Özelleştirilmesi
Tohumun bir üretim aracı ve ürün olarak suni ayrımı ve düpedüz bir ticari mala dönüşmesi bugünlerde gelişmekte olan ülkelerde özellikle kırsal alanlarda ihtilaflı tartışmalar ve kavgalara bağlı olmasına rağmen endüstriyel ziraattin birçok alanına yayılmıştır. Aynı zamanda özel tohum şirketlerinin gerçekleştirdiği benzersiz bir küresel toplama gerçekleşmekte. Küçük tohum şirketleri ve aynı zamanda tüm ulusal tohum toplayıcıları ve kurumlar, karşılaştırmalı makul fiyatlarla "zirai-kimyasal çok uluslu şirketler" (agro-chemical multinationals) tarafından satın alındı. Bu şirketler için tohum sadece zirai ve kimyasal satış paketlerindeki parçalardan biri; ve küresel ziraat pazarını dikey bir şekilde gıda ve gıda dışı amaçlar ile birleştirmek için bir sonraki strateji.
Tüzel kesimin kontrolü altında olan kendi kendini yeniden üreten kaynaklar ilaveler ile umumi / müşterek kaynakların ticari mala dönüştürülmesi tohumun ve ziraatin doğasını değiştirmektedir. Bu durum köylülerin geçim kaynaklarını, rızklarından çalmakta ve yeni teknoloji ise yoksulluğun ve gelişmemişliğin bir aracı haline gelmektedir; bu yüzden birçok sayıda çiftçi zorunlu olarak yer değiştirmiştir.
Tohumun gelişimi ve korunması için olan kamu fonları yavaşça azaldı; bu fonlar bugünlerde o kadar azaldı ki büyük ana tohum toplayıcıları bile tehdit altındalar ve kamu-özel ortaklıklara muhtaçlar. Bu gibi ortaklıklar, küresel tohum stokları üzerindeki IPR'ye dayalı kontrol mekanizmalarına sahip özel tohum şirketlerine bu kontrolu fazlalaştırmalarına yol açıyor.
Kamusal tohum toplayıcıları kendi stoklarındaki örneklerden ücretsiz olarak vermek zorunda oldukları için, özel şirketler ücretsiz değiş tokuşun olduğu bu serbest sisteme katılmamakta ve kendi çıkarları için suistimal etmekte özgürler.
Bunun yanında, tüzel olarak tohum stoklarının toplanmasındaki her yeni adım, tohum çeşitliliğindeki, ve bu tohum stoklarını oluşturan/koruyan üretici, bilimadamı sayısındaki azalmayı beraberinde getiriyor.
DNA ve genomic düzeydeki tohum bilgisinin dijitalleşmesi ile ilgili gelişmelerin yükselmesi ve paralelinde; sahadaki araştırmaların ve holistik araştırmanın, tohum bilgisinin, farklı ekonomik sistemlerde tohum çeşitliliğinin geliştirilmesi ve muhafazası ise azalmaktadır.
1.Ekin/mahsule dair genetik kaynaklar her yıl yüzde 1-2 oranında azalmaktadır. (UN Gıda ve Tarım Organizasyonu, FAO, Development Education Exchange Papers, Eylül 1993). % 75 e yakın zirai ürün çeşitliliği geçen yüzyıldan bu yana kaybedilmiştir.
2. Gıda ve Ziraate dair Bitki Genetik Kaynakları için Eylem planı Leibzig Küresel planında belirtilmiştir, 1995; 158 ülkenin ve 12 bölgesel ve bölgeler üstü raporuna göre hazırlanmıştır.
3.FAO Leibzig Bitki Genetik Kaynakları konferansı, 1996
2. BÖLÜM: Tohum İçin Yeni Bir Model
Tohumun ve yiyecek üretiminin post-endüstriyel kavramı oluşturulurken endüstriyel tarımın ve şirketleşmiş tekellerin başarısızlıkları, kısıtlamaları ve savunmasızlığının göz önünde bulundurulması gerekir. Bu değerledirilmesi gereken kavram bütünselci, uzun dönemli düşüncelere dayandırılmalıdır. Ancak, günümüzün küresel pazar için üreten endüstriyel tarım sistemleri doğaları gereği bu dayandırmayı yapamamaktadırlar.
Tohum çeşitliliği ancak ve ancak biyoçeşitliliği kullanan ve koruyan küçük çiftçilerin geçiminin garantiye alınmasıyla sağlanabilir. Biyoçeşitliliğe dayanan çiftçilik sistemleri daha fazla isdihdam doğurur, daha kaliteli yiyecek ve besin üretir ve çiftçi aile ve topluluklara daha fazla gelir sağlar. Tarımın amacı, besinsel olarak dengesiz devasa miktarlarda yiyecek üretmek değil, devamlılığı sürdürülebilir bir şekilde besinsel olarak dengeli besinler üretmek olmalıdır. Bu tarım şekli gerekli olan doğal kaynakların devamlılığını temin eder, yiyeceğin uygun dağılımını sağlayan sosyal ve kültürel sistemleri ve toplulukları korur ve kırsal alanlarda yeterli geçim olanağı sağlar.
‘Verim’e tek bir açıdan bakmak, sistemlerin üretkenliğinde, yiyecek kalitesinde ve beslenmede ciddi gerilemelere yol açmıştır. Nicelik niteliğe boyun eğmelidir. Yiyecek topluluklarının tohum üretimleri lezzeti, insanın psikolojik ve kültürel durumları ile uygunlukarını, besinsel özelliklerin bütün yönlerini, mevcut biyoçeşitlilik derecesini, üretimin çevresel etkilerini, çalışma kosullarının yanı sıra katılım süreçlerini ve üreticilere uygulanan ceza derecesini dikkate alan bütünselci görüşü baz alır. Bu bütünselci düşünce tarzı yiyecek sistemlerinin kalitesini destekleyen ve ya üreten ve tohumları yayan ilk adım olmalıdır.
Tek kültür modeli gelişen biyoçeşitlilik modeline boyun eğmelidir.
Herhangi bir gelecekteki tarımsal üretim anlayışı mevsimsel durum değişikliklerini öngörmeli;geri dönüşü olmayan sonuçları engellemek ümidiyle ivedilikle karbondiyoksit ve sera gazı emilimini azaltan, uyulması gereken önlemler ortaya koymalıdır.
Öncelik dünyanın birçok bölgesindeki mevcut içme suyu kıtlığına ve hızla yayılan bu su krizine hitap eden, devamlılığı sağlanabilen temiz su yönetimi olmalıdır. Bu su krizi, iklim değişikliklerinin etkileriyle çarpıcı bir biçimde daha da kötüye gidebilir. Tarımsal üretimi korumak için toprağın devam eden erozyonu da durdurulmalıdır ve öncelik insanın yemek zinciri kadar hayati önem taşıyan ekosistemlerin içine giren toksik maddelerin yavaş yavaş devreden çıkarılmasına verilmelidir.
Akıl ile açıklanamayan düşünce yapısılarından, sağlıksız işleme, saklama, nakliye ve tüketim sistemlerinden kaynaklanan doğal kaynakların ve enerjinin israfını azaltmak; devamlılığı sürdürülebilir yiyecek üretim ve tüketim politikalarının ayrılmaz bir parçası olmalıdır.
Sonuç olarak, geleceğin tarımsal üretimleri günümüzün modası olan şehirleşmeyi ve mega-şehirlerin gelişimini azaltmak ve ideal olarak durdurmak amacını gütmelidir. Bu modalar sadece negatif ekolojik etkileri ve yıkıcı modaları artırmamakta, aynı zamanda iklimin insanlık üzerindeki potansiyel etkilerini kapsayan büyük bir risk alanı oluşturmaktadırlar.
Biyoçeşitliliği ve çiftçinin hakkını koruma ihtiyacının farkına varan Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ; Food and Agriculture Organisation, FAO) ve Convention on Biodiversity ( Biyolojik Çeşitlilik Kongresi) gibi ulusararası örgütlerin yanı sıra çiftçinin tohumu saklama, kullanma, değiş tokuş etme ve geliştirme haklarını artıran ulusal ve bölgesel kanunlar desteklenmeli, güçlendirilmeli ve tohumlar üzerinde gelişmekte olan şirket tekelinin karşısında duracak etkili araçlar haline getirilmelidir.
Tohum için geliştirilen yeni düşünce modeli yerel seviyede oluşmaktadır. Bu yerel örgütlenme halindeki topluluklar, tohumları saklamaya , paylaşmaya ve sürüdrülebilinir olmayan tek ürün çiftçiliğine ve tekelciliğe alternatif üretmek için harekete geçiyorlar.
3.BÖLÜM: Tohum Hukuku
Çeşitlilik, özgürlük, tarım ve insanlığın süregelen potansiyali ve evrimi, Tohum Hukukunun çekirdeğini teşkil eden kavramlardır.
3.1 Çeşitlilik
Çeşitlilik en büyük güvencemizdir. Son 10 bin yılda, yaşamın sürdürülebilirliği ve tarımsal yenilikler alanlarında çeşitlilik en başarılı ve en yaygın strateji olarak öne çıkmıştır. Değişen çevre koşulları ve insan ihtiyaçları karşısında hem koşullara uyumu kolaylaştırmakta hem de seçeneklerin çoğaltılmasını sağlamaktadır. İşte bu nedenlerle, günümüzdeki genetik erozyon ve tekil kültürleri savunan trendlere karşın, çeşitlilik tekrardan gelecekteki Tohum geliştirme çalışmalarının ana stratejisi olmalıdır. Bu aşağıda bahsedilen şekillerde gerçekleştirilebilir;
1. Tohumun Çeşitliliği
Tohum çeşitliliğini korunmasına ve insan neslinin beslenmesi için gerekli bitkilerin çoğaltılmasına acilen ihtiyaç vardır. Ayrıca herhangi bir bitki türünde çeşitliliğin de (varyetelerinin) arttırılması gereklidir. İnsaniyetin geleceği ile ilgili seçeneklerini ve çeşitliliği korumak adına yapılacak en acil eylem, günümüzde çeşitliliğin eritildiği tehlikeli trendleri geri çevirmek olmalıdır.
2. Zirai sistemlerin çeşitliliği
Küresel tohum çeşitliliğini savunan ve uygulamaya konulması için düzenlenecek olan tüm zirai politikalar, bütünsel bir yaklaşıma sahip zirai sistemleri desteklemelidir; ki buna göre insani, bitkisel, hayvansal ve mikrobik bio-çeşitlilik, dışa bağımlığı azaltıp, etkin üretimi arttıracak, sürdürülebilirliğe ulaşılmasını sağlayacak bir araçtır.
Aşağıda belirtilen iki ana kategori dikkate alınmalıdır;
• Çiftçilerin değişik seviyelerdeki ihtiyaçlarını, ürün bio-çeşitliliği (bir cinsin değişik türleri) ve tohum karışımları ile destekleyen, dışa (ithalata) bağımlılığı az, geleneksel zirai sistemler
• Tohum çeşitliliğine dayalı olarak ekin rotasyonu ve toprak, bitki ve fauna bio-çeşitliliği sağlanan, ekolojik zirai sistemler.
3. Üretici-Tüketici ilişkilerinde çeşitlilik
Tarımsal bio-çeşitlilik en iyi, ürünün aracısız tüketiciye ulaştığı ve dolayısı ile, üreticilerin elle tutulur bir kazanç sağladığı sistemlerde korunabilir. Üreticiden tüketiciye dolaysız ve aracısız dağıtım sağlanan sistemlerde bio-çeşitlilik zenginleşirken, geniş dağıtım ağları ve üretim zincirleri bio-çeşitliliği fakirleştirmekte. Üretici-Tüketici ilişkilerinde çeşitlilik, besin demokrasisinde ve bio-çeşitliliğin korunmasında anahtar rol oynamaktadır.
4. Kültürel çeşitlilik
Bio-çeşitlilik ve kültürel çeşitlilik birbirinden ayrılamaz. Bio-çeşitliliğin, ayni zamanda yerel ve global besin stoklarının daha fazla erimesini önlemek adına yapılacak en zorlu iş, tarımsal geleneklerin ve özgün üretim kültürlerinin korunması ve yaygınlaştırılmasıdır. Ayrıca, bu eylem özünde, değişik geleneklere ve insanın doğayı algılamasındaki farklılıklara gösterilen saygıyı barındırmaktadır.
5. Yaratıcılıkta çeşitlilik
Yüzler, binler, hatta milyonlarca yöresel topluluk ve çiftçi kooperatifleri, ancak ailesine yetecek kadar üretim yapan bostan ve bahçe sahipleri; bunlar sadece tohum ve bitki çeşitlerinin korunması ve çoğaltılmasını değil, ayrıca tohum geliştirme çalışmalarının da temelini oluşturacak olan kesimdir.
Bilimcilerin ve -Katılımcı Bitki Üretimi sanatını uygulayan-profesyonel bitki üreticilerinin de katılımıyla bu topluluk, tohumların geliştirilmeleri ve daha dayanıklı bir hale getirilmeleri konularında, karşı konulması imkansız bir güç oluşturacaktır. Tüm bu farklı gruplar arasında adil ve tarafsız iş birliği imkanları sağlamak ve onların değişik seviyelerdeki bilgi ve birikimlerini paylaşmalarına imkan verecek çözümler üretmek bu harekete muazzam bir ivme kazandıracaktır.
3.2 Tohumun Özgürlüğü
Tohumlar, doğanın ve muhtelif kültürlerin bizlere bahşettiği birer hediyedir. Onlar bir şirketin buluşu değildir. Bu ezeli mirası nesilden nesile aktarmak, insanlığın görevi ve sorumluluğudur. Tohumlar tüm insanlığın sağlıklı yaşamı için paylaşılacak ve gelecek nesiller için saklanacak ortak mal varlığımız, zenginliğimizdir. Bu nedenle, tekil şahıs yada firmalarca sahiplenilemez ve patent koruması altına alınamazlar. Tohum saklamak ve bunu paylaşmak ahlaki bir görevdir. Hiçbir yasa yada milletler arası anlaşma bunu bir suç addedemez.
Tohum kanunu, aşağıdaki prensipler doğrultusunda üreticilerin ve tohumun özgürlüğünü korumalıdır;
1. Üreticilerin Tohum Saklama Özgürlüğü
Bio-çeşitliliği korumak ve yeniden canlanmasını sağlamak üreticinin en birinci hakkı ve görevidir. Bio-çeşitliliğin korunması, ilk olarak tohumun saklanabilmesini gerektirmekte. Zorunlu kayıt ve tohum "yenileme" kanunları, üreticilerin kendi bitki çeşitlerini saklama özgürlüklerini çiğnemektedir. "Fikri mülkiyet" hakları, patent kanunu ve tohum üretici hakları, tohum saklamayı kanun dışı ilan ederek, aslında "Tohumun Haklarını" ihlal etmekteler.
2. Üreticilerin Yeni Çeşitler Yetiştirme Özgürlüğü
Üreticilerin hakları, onların tohum yetiştirilmesine ve bitkilerin genetik zenginliğine olan entelektüel katkılarından kaynaklanmaktadır. Her ne kadar üretim amaç ve yöntemleri tohum tröstlerinden farklı olsa da, ziraatçılar aslen birer tohum üreticisidirler. Ziraatçılar çeşitlilik adına tohum yetiştirirken, tohum tröstleri tek tip üretmek çabasındadır. Tarımsal topluluk ve ziraatla uğraşan kişilerin entelektüel katkılarını "ham madde" addederek hiçe sayan uygulamalara son verilmesi için üreticilerin yetiştirme stratejileri ve entelektüel katkıları göz önüne alınmalıdır. Üreticiler, özgürce istedikleri yeni tohum çeşitlerini yetiştirme hakkına sahiptirler.
3. Özelleştirme ve Bio-korsanlıktan Muafiyet
Üreticilerin hakları, onların dün, bugün ve gelecekte, bitkilerin genetik zenginliğinin korunmasına, ıslahına ve takasına olan katkılarından kaynaklanmaktadır. Üreticilerin bitki yetiştirilmesindeki kolektif katkıları giderek artmaktadır. Dolayısı ile, üreticilerin hem korumacılıklarından hem de yetiştiriciliklerinden doğan hakları bireysel üreticilerin değil, üretim toplulukların müktesep hakkı olarak kalmalıdır.
Üreticilerin kolektif haklarının tanınması ve kabul edilmesi, tohumların ve bio-çeşitliliğin topluma mal edilebilmesinin sağlanması bakımından gereklidir. Üreticilerden elde edilen tohumları "ham madde" olarak kullanan sonrada bu tohumlardan ürettikleri çeşitleri icat addederek, patent kanunları ve Fikri Mülkiyet kanunları sayesinde kendilerine mal etmeye çalışan uygulamalara son verilmelidir. Buna aslında Bio-korsanlık denmelidir. Global tohum tröstleri ve endüstrisi, "insaniyetin ortak mirası" kavramını üreticinin tohum çeşitlerini karşılıksız olarak kendine mal etmesi şeklinde çarpıtmakta, sonra da bu tohumlardan elde ettiklerini özel mülke çevirip, ayni üretici topluluklarına yüksek curalar ve telif ücretleri karşılığında geri satmakta. Patentler ve Fikri Mülk kavramları ile korunan bu tür özelleştirmeler küçük üreticilerin borca girmesine, gücünü yitirmesine ve hatta çiftçiliği toptan terk etmelerine neden olmaktadır.
Üreticilerin ve gıda camiasının tohum ve bitkilerin genetik zenginliklerine özgürce erişimi, özel mülk hakları ve patent kanunları ile yada öz plazmanın orijininden uzaktaki bir bölgede alıkonulması ile kısıtlanmaya çalışılmamalıdır. Bu özgürlük, üreticinin tohum egemenliğinin temelidir.
4. Üreticilerin Tohum Ticaret ve Takas Özgürlüğü
Tohum "kamu mülkiyeti" olduğuna göre, üretici toplulukları arasında tohum takası, Tohum Hukukunun ayrılmaz parçası olmalıdır. Bu aynı zamanda herkes ile tohum paylaşma yada satma özgürlüğünü içerir. Tohum için verilen herhangi bir ödül, onun vereceği ürünün değerinin bir paydası olarak hesaplanmalıdır.
5. "Açık Kaynaklı" Tohuma Erişim Özgürlüğü
"Açık Kaynaklı" tohum; açıkta döllenmiş bitkilerin, seneden seneye, nesilden nesile, tekrar üretilebilen, saklanabilen ve yeniden üretim için dikilebilen tohumlarıdır. Tohumlarda yada öz plazmada saklı enformasyon üzerine edinilmiş bilgi bir icat olamaz. Bu ancak geçmişteki kolektif keşiflerin birikimi sonucu edinilmiş bir bilgidir ve gelecekte de ayni şekilde, yeni keşifler için kullanılacaktır. Bu bilgi herkese açık olmalı ve tüm üreticilerin ona erişimi sağlanmalıdır.
Üreticiler tarafından tekrar kullanılamayacak olan tohum sistemleri üzerinde vakit harcanmamalıdır. Ar-ge özgürce ve kısıtlamasız üretilebilen tohumlar üzerine yoğunlaştıkça, herkes için optimal fayda sağlanmış olacaktır. Kamusal yatırımlar hiçbir zaman genetik enformasyonu saklı tohum sistemleri üzerine olmamalıdır. Üreticiler, yetiştirdikleri çapraz yada ana-babalarının tüm genetik enformasyonuna erişebilmelidirler. Şirketlerin, hibrid bitkilerin genetik enformasyonunu kontrol altında tutmaları, tekellerin oluşmasına ve bitki türlerinin homojenleşmesine sebep olmakta.
6. Genetik Kirlenme ve GDO(Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizma) lar
Genetik kirlenme ve bio-kirlilikten uzak olma, üreticilerin hakları arasındadır. Yeni çeşitler üretilip çevremize dağıtılırken, bunların çevre ve tarım açısından sebep olabilecekleri menfi etkiler iyi düşünülmeli ve değerlendirilmelidir.
7. Tohumların Üreme Özgürlüğü
"Terminatör" diye tanımlanan intiharcı ve kısır bir tohum yaratmak, hem tohumun doğasından gelen, yaşamın temeli olarak üreme nosyonuna, hem de üreticilerin temel haklarına karşı bir saldırıdır. Bu niteliklerde tohum üretme çabaları tohum ticareti ve dünya gıda piyasaları üzerinde tekel oluşturma amaçlıdır ve küresel olarak yasaklanmalıdır.
3.3 Gelecek için tohumlar: Yarının tohumlarını yetiştirmek
Tohumlar geçmişi ve geleceği somutlaştırır. Gıda ve gıda güvenliğini, gıda kalitesini, iklim değişikliğini ve devamlılığını tehdit eden durumlarla bas edebilmek için, geniş tohum ve ürün çeşitliliğinin korunması temelinde, geleceğin tohumlarının evrimini sürdürebilmesi gerekmektedir..
Aşağıda sıralananlar, daha ileride karşılaşılabilecek zorlayıcı durumlara cevap verebilmek için, tohumların korunması, kullanımı ve daha fazla gelişiminin düzenlenebilmesini sağlayan yollardır:
1. Toplum bazlı tohum koruması ve gelişmesi
Tohumun korunması, bakımı ve tohum hakkındaki bilginin onu kullananlar ile köklendirilmiş ve temellendirilmiş olması gerekir. İrsiyet plasmasının ortam dışı ve kendi ortamında korunması, tohumun çiftlikteki – kendi ortamında temel bakımını destekler şekilde yürütülmelidir. Tohumlarin ileriki gelişimleri için kullanılan strateji ve teknolojiler çiftçilerin ve genel gıda topluluklarının deneyim ve yaratıcılığının zenginliğine dayanmalı, onların katılımını ve bitki üretiminin bilimsel açılarına aktif katkılarını kapsamalıdır. Bu; çiftçi topluluklarına modern seçim, tespit ve üretme teknolojilerini temin etmeyi kapsar.
2. Tarımsal ekosistemlerin içine yerleştirme
İlke olarak, tohum çeşitliliği çiftçilere toprağı, suyu ve biyoçeşitliliği koruma ve çevrenin tohumun ihtiyaçlarına adapte olmasını gerektirmeden, rahatça, yerel ve yöresel çevresel durumlara adapte etme imkanı vermelidir. Tohumların gelecekte kullanımı ve gelişiminin amacı; toptağı, suyu ve biyoçeşitliliği korumak ve çevresel değişim esnekliğini artırmak amacıyla tarımsal üretimin, tarımsal ekosistemin içine iyice yerleştirilmesi olmalıdır.
3. Sera gazı salımını azaltmak
İklimsel kaoslara yol açan sera gazı salmını azaltmak için, tohumlar gerekenden daha fazla harici enerjiye (sentetik kimyasal gübreler, böcek ilaçları, yakıt) gereksinim duymamalıdırlar. Amaç, sera gazı salımını sıfıra indirgeyen, yenilenebilir enerji ve toprağın biyolojik kaynaklarına dayanan tarım uygulamaları kullanmak olmalıdır.
4. Toksik girdilerin zamanla azaltılması ve tamamen kaldırılması
Gıda zincirimizin ve çevremizin toksik kirlenmesini engellemek için tohum ekimi, kimyasal işlemelerden arındırılmalı, ekolojik tarım uygulamalarının gereksinimlerine adapte olan tohum ekimleri tercih edilmelidir.
5. Türlerin çeşitliliği
Tohumların gelecekteki gelişmeleri, zararlı böceklere ve elverişsiz çevresel durumlara karşı hassasiyeti azaltmak ve doğal çeşitliliği artırmak için, mümkün olabildiğince geniş genetik çeşitliliğe dayanmalıdır. Bu amaçla, tohum çeşitliliğinin homojenliğini sağlamak üzere, acil olarak günümüzün ticari gereksinimlerini gözden geçirmek gerekmektedir.
6. Gıda kalitesi için tohum ekmek
Geleceğin tohumlarını geliştirmek, korumak ve ilerletmek için asıl konu gıdanın besinsel değeri ve tadını kapsayan bütünselci kalitesi olmalıdır.
7.Kadınlar biyoçeşitlilğin başrol oyuncularıdırlar
Evrensel olarak, kadınlar tarım emek gücünün en büyük bölümünü temsil ederler ve günümüzde ve gelecekte tohum güvenliğinin, çeşitliliğinin ve kalitesinin gardiyanlarıdırlar.
Kadınlar aynı zamanda, gıda işleme sürecinin kalite ve yöntemlerini de içeren bilgilerin birincil emanetçileri ve yayıcılarıdırlar. Bu açıdan, kadınların biyoçeşitliliği koruma, post endüstriyel tarımda tohumları muhafaza etme, değiş tokuş etme ve yeniden üretme rolleri desteklenmeli ve artırılmalıdır.
4. BÖLÜM: Yaşayan Alternatifler - Umut Tohumları
Umut ifadesi tohumların doğasında mevcuttur. Akla hasatın bereketini getirirler. Dünyanın dört bir yanından çok sayıda birey, sivil toplum örgütü ve geleneksel gıda toplulukları uzun sürelerden beri tohumun korunmasıyla meşgul olmuştur. Günümüzün endişe uyandıran tek ürün üreticiliği ve tohum üzerinde tekel oluşturan şirket senaryolarına rağmen, endüstriyel tarımın yaydığı tehdite karşı gelen pek cok cesaret verici sivil toplum ögütü ortaya çıkmıştır. Bu manifestonun güç aldığı prensipler dünya üzerindeki çeşitli grup ve hareketin inisiyatif ve çabalarından devşirilmiştir. Aşağıda bazı örnekleri görülecektir:
• Tohum toplulukları içerisinde ortam-dışı tohumları korumanın yanısıra, kendi-ortamlarındaki tohumların ve bitki ceşitliliğinin ekinini amaçlayan tohum bankalarının sayısı hızla artmaktadır. Kadınlar tohumun mirasını korumada özellikle anahtar bir rol oynamıştır ve çoğalarak bunun devamının sağlanması amaçlanmaktadır. Etiyopya’daki Seeds of Survival (Hayatta Kalabilme Tohumları) ve Hindistan’daki Navdanya, tohumları kurtarmak ve, gıda ve çiftçi topluluklarının ekolojik güvenliliğini guçlendirmek üzere yeni modeller geliştirmişlerdir.
• Tohumları kurtarmayı amaçlayan sivil toplum örgütleri ve tohum değis-tokuş platformları gittikçe önem kazanan bir rol üstlenmektedirler. Çok sayıda birey kendi gıda ürünlerini yetiştirme ifadesi olarak bahçeler yaratmakta ve potansiyel olarak tohumların kurtarılmasi ve değiş-tokuşuna onemli bir katkıda bulunmaktadırlar.
• Tohum ve tür ceşitliliğinin korunması ve büyük ölçüdeki kayıplarının ters yöne çevrilmesini hedefleyen topluluklar güçlerini etkin bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bunun bir örneği dünyanın tüm bölgelerinde ortaya çıkan Slow Food Bioçeşitlilik Birimi/Vakfı’nın uyguladığı ‘presidia’ (bioçeşitliliğin korunması) projeleridir.
• Organik ve ekolojik tarımın ihtiyaçlarına göre tohum tedarikinde bulunan güdümlü bitki yetiştirme projelerinin sayısı hızla artmaktadır.
• Tohumu merkez alan sivil toplum birlik ve ağları bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeyde oluşumlarını sürdürmektedir. Bunların arasında ETC ile GRAIN, ve Tohumlarımızı Kurtarın gibi politik baskı gruplarının yanısıra çiftçi hakları oluşumlarını saymak mümkündür.
Avrupa’daki “Yaşamın Patentlenmesine Hayır” ve Hindistan’daki patentten arınmış serbest bölgeler (Yaşayan Demokrasi/Jaiv Pancahayat) yaratmayı hedefleyen ve tohum üzerine patentle işbirliğini reddeden hareketler; Kuzey Amerika’daki yerli Amerikan Kabileleri’nin tohumun bağımsızlığı hareketi ve Afrika’daki uluslararası gıda bağımsızlığı hareketi Tohumun Özgurluğü’nü savunmaya doğru evrilen gruplardır.
• Sivil toplum etkinliklerine paralel olarak GDO’dan arınmış geniş ölçekli bölgeler oluşturmayı ve tohum çeşitililiğini korumayı hedefleyen kanunlar ve yasal tedbir inisiyatifleri oluşmaktadır. Toskana Bölgesi’nin Tohum Kanunu, yerel ve bölgesel hükümetlerin tohumun ceşitliliğini korumayı amaçlayan olası sorumlu ve uyum sağlayıcı girişimlerine güzel bir örnek teşkil eder.
• Toplum Destekli Tarım (CSA) ağları gibi üretici ve tüketici arasında hızla gelişen doğrudan ilişkiler, tohum ve bitki çeşitliliğini sağlamaya yönelik hareketin en ivme kazandırıcı adımlarından biridir.
• Gıda ve Tarım için Bitki Genetik Kaynakları Sözleşmesi ve bu sözleşmenin Çiftçi Hakları’yla bağlantılı 9. bendi gibi uluslararası antlaşmaların yanısıra Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu gibi araçlar, büyük çok-uluslu şirketlerin agresif kontrol ve intihar amaçlı stratejilerine karşı direnişin önemli uzantılarıdır. Bu potansiyel güçlendirilmelidir.
Üçüncü Dünya hükümetleri, Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO) Ticaret Bağlantılı Fikir Mülkiyet Hakları (TRIPS) anlaşmasının 27.3(b) bendinin gözden geçirilmesi ile yaşamın ve tohumların patentlendirilmesine ve çiftçilerin kendi geliştirdikleri türler ve geleneksel bilgileri üzerine biyo-korsanlığına son verilmesine ilişkin taleplerini sürdürmeye devam etmektedirler.
İnsanlığın gelecekteki evrimi tohumlarımızın gelecek ve özgür evrimiyle elele gider. Eğer sağlıklı, güvenli ve kültürel-ceşitliliğe sahip bir hayat sürdürme hakkımız bakiyse, uzak geçmişten bu yana kırsal kültürün içine yerleşmis ve ondan türeyen uygulamalar kamusal ve özel sektörün cömert desteğine ihtiyaç duymaktadır.
Tohumun geleceği, insanlığın geleceğini barındırır.
***
Internet siteleri:
Tavsiye edilen ek bağlantı ve güncel bilgi sağlayıcı siteler aşağıda belirtilmiştir. Bağlayıcı değildir ve diğerlerinin katılımı özlenir.
http://www.grain.org http://www.bilaterals.org
http://www.etcgroup.org http://www.nyeleni2007.org
http://www.saveourseeds.org http://www.arche-noah.at
http://www.gene-watch.org http://www.seedalliance.org
Slow Food, Manifesto - 1989
Uluslararası “Yavaş Yemek” hareketi, 9 Kasım 1989’da kurucu üye Falco Portinari’nin kaleme aldığı bu bildirinin 15 üye ülke tarafından onaylanmasıyla resmen kabul edilmiştir.
Endüstriyel uygarlaşmayla başlayıp gelişen yüzyılımız, önce makineyi icat etti sonra da onu kendine yaşam modeli olarak seçti.
Hayatın koşuşturma telaşı bizi köleleştirdi, sinsi bir virüse yenik düştük: alışkanlıklarımızla aramıza giriyor, evimize, özelimize yayılıyor ve bizi "Hızlı yemek"e zorluyor.
Bu telaşın türünün neslini tüketme tehlikesine karşı ve insan olmanın hakkını vermek adına, Homo Sapiens kendini kurtarmalı.
Hızlı hayatın evrensel çılgınlığına karşı direnmenin tek yolu sakin ve inatçı bir uslde bedensel keyif unsurlarımızı sıkı sıkıya savunmaktır.
Uygun dozlarda, duyusal hazları ve uzun soluklu keyifleri emniyete almak; durmadan çalışmayı verimlilik zannetme çılgınlığına kapılmış kalabalığın hastalığını kapmaktan korur.
Bizim bu düzene karşı koyuşumuz, "Yavaş Yemek"le sofrada başlamalı. Bölgesel yemeklerimizin lezzetlerini, kokularını yeniden keşfedelim ve "Hızlı Yemek"in ezici etkisini kendimizden uzak tutalım.
Hızlı yaşam, üretkenlik adına, var olmamızın geleneklerini değiştirdi ve çevremizi, ufkumuzu tehdit etmekte. Bu duruma tek çözüm "Yavaş Yemek"tir.
Gerçek kültür; lezzeti yok saymak yerine onu geliştirmektir. Bunun da yolu, uluslararası deneyim, bilgi ve proje değiş tokuşundan daha iyi ne olabilir?
"Yavaş Yemek" daha iyi bir geleceği emniyete alır. "Yavaş Yemek", küçük salyangoz simgesiyle, "yavaş" kımıltıya devinim getirecek nitelikli desteğe ihtiyaç duyan uluslararası bir düşünce hareketidir.
Endüstriyel uygarlaşmayla başlayıp gelişen yüzyılımız, önce makineyi icat etti sonra da onu kendine yaşam modeli olarak seçti.
Hayatın koşuşturma telaşı bizi köleleştirdi, sinsi bir virüse yenik düştük: alışkanlıklarımızla aramıza giriyor, evimize, özelimize yayılıyor ve bizi "Hızlı yemek"e zorluyor.
Bu telaşın türünün neslini tüketme tehlikesine karşı ve insan olmanın hakkını vermek adına, Homo Sapiens kendini kurtarmalı.
Hızlı hayatın evrensel çılgınlığına karşı direnmenin tek yolu sakin ve inatçı bir uslde bedensel keyif unsurlarımızı sıkı sıkıya savunmaktır.
Uygun dozlarda, duyusal hazları ve uzun soluklu keyifleri emniyete almak; durmadan çalışmayı verimlilik zannetme çılgınlığına kapılmış kalabalığın hastalığını kapmaktan korur.
Bizim bu düzene karşı koyuşumuz, "Yavaş Yemek"le sofrada başlamalı. Bölgesel yemeklerimizin lezzetlerini, kokularını yeniden keşfedelim ve "Hızlı Yemek"in ezici etkisini kendimizden uzak tutalım.
Hızlı yaşam, üretkenlik adına, var olmamızın geleneklerini değiştirdi ve çevremizi, ufkumuzu tehdit etmekte. Bu duruma tek çözüm "Yavaş Yemek"tir.
Gerçek kültür; lezzeti yok saymak yerine onu geliştirmektir. Bunun da yolu, uluslararası deneyim, bilgi ve proje değiş tokuşundan daha iyi ne olabilir?
"Yavaş Yemek" daha iyi bir geleceği emniyete alır. "Yavaş Yemek", küçük salyangoz simgesiyle, "yavaş" kımıltıya devinim getirecek nitelikli desteğe ihtiyaç duyan uluslararası bir düşünce hareketidir.
Subscribe to:
Posts (Atom)